Tülay’ın Atkısı

Yurdumu bulduğuma inanıyorum

Geçenlerde aklıma düştü bu fotoğraf. Bir arkadaşıma yollamak istemiş, bulamamıştım çektiğim yığınlarca fotoğraf içerisinde. Dün akşam karşıma çıkınca sevindim. Bir buçuk yıl öncesine tarihleniyor bu kare esasında. Daha önce niye paylaşmamışım bilemiyorum. Bazen o kadar fazla şey görüyor ve biriktiriyorum ki, ne yazsam ne zaman paylaşsam derken yapmayıveriyorum. Ama yapmalıyım, biliyorum…

Hollanda küçük bir ülke, bahsetmiştim daha önce, ama her köşesinde ilginç müzeler, müze evler, tarihi yapılar, değirmenler, korunmuş doğal alanlar, yeniden canlandırılan eski çiftlikler var. En ufak bir köy, en sapa yol bile süprizlerle dolu bu minik memlekette. Bir önceki yaz sevdiklerimle yollara dökülmüşken Hollanda’nın kuzey doğusundaki Drenthe’ya vardık. Büyüleyici bir doğası olan bu bölgede görülecek birçok şey arasında, Hollanda’nın en büyük megalit mezarının da bulunduğu Borger’daki Hunebedcentrum da var. (Yoksa buradan da mı bahsetmemişim size?!??) Orayı ziyaret etmeden dönmedik tabii. Ancak benim daha da çok ilgimi çeken Nieuw-Amsterdam/ Veenoord’da bulunan minik bir pansiyon oldu. 19. yüzyılın sonlarına doğru bu pansiyonda, o zamanlar adı sanı bilinmeyen Vincent van Gogh iki ay süreyle konuk olmuştu.

Bugün Van Gogh Huis adıyla bilinen bu iki katlı şirin bina 1870 yılında yapılmış. Hendrik Scholte 1876 yılında burayı satın aldığında hemen önünde trekschuit denilen ve nehrin/ kanalın kıyısından doğru insan ya da at gücü ile çekilen ve insan/eşya taşımacılığı için kullanılan teknelerin yanaşabilmesi için bir yer yaptırmıştı. Van Gogh da, 1883 yılının Ekim ayı başında işte böyle bir tekne ile yaklaşık otuz kilometre uzaktaki Hoogeveen’den Nieuw-Amsterdam’a gelip, alt katında ufak bir dinlenme alanı olan bu pansiyonun balkonlu üst katına yerleşti. Burada birkaç gün geçirdikten sonra burada kalmaya karar verdi. Çok sevgili kardeşi Theo’ya şöyle yazacaktı: “Burada huzur var. Yurdumu bulduğuma inanıyorum.”

Den Haag’tan (Lahey) uzun bir tren yolculuğu sonrası vardığı Hoogeveen ve Nieuw-Amsterdam fundalıklarında yaptığı yürüyüşleri çok seviyordu. Bölge hem evlerin ısınması hem de Amsterdam’daki tuğla üretimhaneleri için yakıt olarak kullanılan turba kömürü açısından çok zengindi. Kadın, erkek, çocuk, herkes turba kömürünün çıkartılması ve taşınmasında çalışıyordu. Çalışan insan, emekçiler Van Gogh’un betimlemeyi en sevdiği konulardı. Manzaranın kendisi, fundalık alanda dolaşan koyunlar, başlarındaki çobanlar, her yere dağılmış arı kovanları ve arıcılıkla uğraşanlar onu mutlu ediyordu. Bu manzaraları Jan van Goyen ve Charles-François Daubigny’ninkilere benzetiyordu. Ancak havalar iyice soğuyup da hastalanınca, Vincent orada kalmanın artık çok da iyi bir fikir olmadığına karar verdi; hem dışarılara çıkıp resim de yapamıyordu artık. Böylece yakın zamanda Hollanda’nın güneyindeki Nuenen’a taşınan ailesinin yanına dönmeye karar verdi.

Hendrik Scholte’nın pansiyonu günümüzde artık bir müze işlevi görüyor; Van Gogh’un bu fundalık bölgede geçirdiği birkaç ayın, burada yaptığı resimlerin, çizimlerin, görüştüğü insanların hikâyesi anlatılıyor. Kaldığı oda, yatağı, sobası, bavulu ve çalışma masasıyla sergileniyor. Müzenin gönüllü çalışanları büyük bir mutluluk ve şevkle bu ünlü Hollandalı ressamın, minik kasabalarını ‘onurlandırdığı’ dönemi yaşatmaya çalışıyorlar. Pansiyona gerçekleştirdiğimiz kısa ancak dolu ziyaretimiz bizi son derece mutlu etti. Özellikle de gönüllülerin büyük bir bilgi birikimi ve heyecanla sahip çıktıkları yerel tarihleri bizi yol boyu gülümsetti.

Van Gogh’a gelince… Onunla ile ilgili beni şaşıtan en önemli şeylerden birisi sanırım onun 19. yüzyılın sonlarında, henüz ulaşım o kadar kolay değilken Hollanda’nın birçok yeri dâhil, Avrupa’yı kat etmesi olmuştur. Bence, her zaman öğrenmeye açık, ‘gerçek’ insanların dünyasını daha da yakından incelemek, doğayı en saf haliyle ciğerlerine doldurmak isteyen bu ‘insan’ yanı onu büyüleyici kılıyor. Van Gogh’un ayak izlerini takip etmek, sanatına dalıp bambaşka dünyalara açılmak kadar heyecan verici.

p.s. Yazının sonunda paylaştığım birkaç Van Gogh çalışması, onun Drenthe döneminde yaptığı çalışmalardan. Köprülü olan, onun Nieuw-Amsterdam’da kaldığı pansiyonun penceresinden baktığında gördüğü manzaranın betimidir. Bugün de hâlâ bu noktada bir köprü bulunuyor.

 

No Comments »

Hercules Segers’ın Büyüsü

Buralarda, serin rüzgârlar ve yağmurlarla sonbahar gelişini duyurmaya başlamışken müzeler de boş durmuyorlar. Birbiri ardına ilginç ve önemli sergiler açılıyor. Daha henüz bir ziyaret listesi hazırlamadım kendim için ama belli ki ocak ayına kadar epey yoğun geçecek ziyaret programım. Belki daha önce bahsetme fırsatım olmamıştır; Geçen Mart ayı başından beri Rembrandthuis Museum’da (Rembrandt’ın 1639-1658 yılları arasında yaşadığı ve sanatını ürettiği evi) gönüllü olarak çalışıyorum. Hollanda’da her alanda, her kurumda -hastanelerde bile!- gönüllü desteğiyle yürüyor çoğu şey. Neyse işte ben de Hollanda’daki o binlerce gönüllüden biriyim ve ben de bu müzede çalışmayı seçtim kendime. Rembrandthuis Museum için ücretli ya da gönüllü çalışan herkes, müzenin sunduğu birçok ayrıcalıktan da faydalanabiliyor. Bunlardan iki tanesi de düzenlenen sergilerin açılışlarına katılmak ve o sergiyi düzenleyen küratör eşliğinde, sergi daha halka açılmadan, gezip bilgi almak. İşte birkaç tanesinde daha olduğu gibi, yeni açılacak olan sergiye 7 Ekim sabahı davetliydim/k. Hercules Segers ve onun ‘büyülediği’ sanatçıların grafik çalışmalarını, sergiyi büyük bir heyecan, geniş bir bilgi birikimi ve özgüvenle hazırlayan (konuk) küratör Mireille Cornelis anlattı bize…

Rijksmuseum ve Rembrandthuis Museum, daha önceleri de defalarca yaptıkları gibi paralel bir sergiyle, bundan önce hiç bu kadar kapsamlı ve bütünlüklü olarak ele alınmamış 17. yüzyılın önemli ve bir o kadar da gizemli bir sanatçısına ışık tutuyorlar; Hercules Segers. Segers (1589- 1633/40) bugünkü Belçika topraklarından göçen zengin bir ailenin oğlu olarak Haarlem’de dünyaya gelmiş, 1612 yılında Haarlem Aziz Luka Ressamlar Loncası’na kaydını yaptırmış ve ardından başta Haarlem olmak üzere, Amsterdam, Utrecht, Den Haag gibi kentlerde yaşamış ve çalışmıştır. Ressam, gravürcü, baskı sanatçısı ve sanat simsarı olarak biliniyor. Resim sanatıyla ilgili 1678 yılında yayınlanmış kitabında Samuel van Hoogstraten onun yaşarken değerinin bilinmediğinden, gravür baskılarının  sabun ve yağ paketlemek üzere kullanıldığından bahsetmiştir. Ancak ölümünden sonra değer görmeye başladığından da dem vurmuştur, heyhat…

Segers yağlıboya çalışmalar yapmakla birlikte (ki bu yapıtları şu anda Rijksmuseum’da sergilenmekte) çeşitli teknikler kullanarak baskılar da yapmıştır. Genellikle manzara resimleri yapmış  ve ilk esinini de Flaman manzara ressamlarından almıştır. Joos de Momper, Roelant Savery ve Gillis van Coninxloo etkilendiği ressamlar arasında. Gerçekçi manzaralar kadar hayalî manzaralara da imza atmış ve yapıtlar bütününde en çok da bu hayalî manzaralar yer alıyor. Segers’in manzaraları dağlık alanları (Hollanda’da dağ bulunmuyor bu arada), şelaleleri, terkedilmiş kayalık alanları, tek kalmış çam ağaçlarını, yalnızlığı ve çok az sayıda insanı betimlediklerinden, farklı, kendine has bir karakter taşırlar. Oldukça deneysel çalışmıştır da bir yandan Segers. Avrupa kâğıtları, Japon Kâğıtları, kumaşlar (karısı bu durumdan çok şikâyetçiymiş evde çarşaf bırakmadığı için!), değişik mürekkepler kullanmış, o sebepten de baskılarında resme yakın etkiler elde etmiştir. Levhanın ya da üstüne baskı yapacağı malzemenin hatasız pürüzsüz olması gibi bir kaygı da taşımamıştır; bu da yapıtlarına oldukça farklı bir etki katmış. Rembrandt, Segers’in manzara resimlerinden o kadar etkilenmiş ki kendi envanterinde ona ait 8 yapıt bulunmaktaydı. Hatta Segers’in gravür levhalarından birini  de (Tobias ve Melek) satın almış ve bu levha üzerinde yeniden çalışarak onu Mısır’a Kaçış olarak değiştirmiştir -Bu levhanın iki farklı sanatçı elinde nasıl değişikliklere uğradığını sergi alanında bulunan dokunmatik bir ekrandan milim milim görebiliyorsunuz-. Rembrandt’ın 1630 sonlarındaki manzaraları Segers etkisi taşırlar. Rembrandt gibi Jan Ruyscher, Pieter de With ve Philips Koninck de onun etkilerini yapıtlarında belli ederler.

Serginin ikinci kısmı ise müzenin bir başka katında yer alıyor; bu kısım Segers’a bir saygı duruşu niteliğinde. 20. yüzyılın sanatçıları aradan 300 yıl gibi bir süre geçtikten sonra Segers’i ve sanatını nasıl duyumsamışlar; bunu kendi yapıtlarında nasıl ortaya koymuşlar; Segers nasıl bir anlam kazanmış; sanatçılar üzerinde nasıl bir etkisi var serginin bu kısmında açıkça görülebiliyor. Sanatçılar bu dönemde Segers’in tekniğinin gizemlerini araştırmaya girişmişler ve çeşitli deneyler yapmışlar. Grafik konusunda onu bir hoca, bir önder olarak benimsemişlerse de, bu sanatçıların yapıtlarında Segers’inkinden çok farklı etkiler görünce insan ister istemez şaşırıyor. Bazı sanatçılar o kadar Segers etkisinde kalmışlar ki, Segers’in bu gizemli gücünün kendi üretimlerinin önüne geçmesinden de korkmuşlar. Ancak Jan de Haan gibi bazı sanatçılar da kendilerini Segers’in doğrudan bir takipçisi olarak görüyorlar. De Haan, kendini o kadar 17. yüzyıl sanatçısıyla özdeşleştirmiş ki, onunla aynı şekilde ölmekten bile korkar hale geldiğini anlatmış serginin küratörüne. Sergide yapıtları sergilenen 20. yüzyıl sanatçılarından birkaçı şöyle; Robert Zandvliet, Max Ernst, Nicolas Staël, Gérard Palézieux, Reinder Homan, Bertus Jonkers, Wout van Heusden, Ap Sok, Andreas Schotel ve Johannes Proost. Segers’dan yüzyıllar sonra sadece resim ve grafik sanatçıları değil, şairler de ilham almışlar. Sergide onların kitaplarına ve şiirlerinden örneklere de yer veriliyor.

Aynı günün akşamında gerçekleşen açılış kokteylinde serginin ikinci kısmında çalışmalarıyla yer alan sanatçılar, çeşitli müzelereden profesyoneller, 17. yüzyıl Hollanda resmi konusunda uzman sanat tarihçiler de bulundular. Rembrandthuis Museum’un çiçeği burnunda direktörü Lidewij de Koekkoek açılış konuşmasının ardından grafik çalışmalarının bazılarıyla sergide yer alan Anna Metz’e sözü bıraktı. Konuşmaların ardından hep birlikte sergi alanına geçildiğinde ortaya çıkan en güzel görüntü ise sanatçıların kendi yapıtlarının önünde sanat severlerle düşüncelerini paylaşmaları oldu. Bu da böylesi güzel bir sergi ve organizasyonu taçlandıran bir noktaydı. Hercules Segers’in Büyüsünde Rembrandt ve Modernler (In de Ban van Segers- Rembrandt en de Modernen) başlıklı bu sergi Rembrandthuis Museum’da 8 Ocak 2017 tarihine kadar gezilebilir. Segers’in yağlıboya yapıtları için de aynı tarihe kadar Rijksmuseum‘a bir ziyaret gerçekleştirebilirsiniz.

No Comments »

Binbir Rengin Buluştuğu Yer: Viktualienmarkt

Bir ara pazarlara sık gider, gittiğim güzel pazar yerlerini fotoğraflar ve bunlarla ilgili yazılar yazardım. Buralar hayatın tam merkezinde, hayatın her alanından insanlarıyla, sebze- meyvelerin kokularıyla, pazarcıların bağırışmalarıyla beni büyülerdi. En sevdiğim pazar ziyaretlerimden birisini Urla’da yapmıştım. Ben ömrümde böylesine çok ot çeşidini bir arada görmemiştin hiç. Ne güzellikti onlar yahu. Daha dün gibi aklımda…
Memleketimizin son derece renkli ve ilginç pazarlarının yanı sıra yurt dışında da oldukça güzel pazarlara rastlıyorum. Böylesi pazarlardan biri, Almanya’nın Münih kenti merkezinde bulunuyor. Daha önce, ana meydan olan Marienplatz’da bulunan kent pazarı çok büyüdüğünden, 1807 yılında Kral Maximilian’ın emri doğrultusunda bugünkü yerine kaydırılmış. Viktualien yiyecek, erzak anlamında kullanılıyor, markt ise pazar demek Almanca’da. (Erzak, gündelik ihtiyaç kelimesinin Almancası çok basit ve sıradan geldiği için kulağa, Latince karşılığını kullanmaya karar vermişler.)  Hergün yaklaşık olarak saat 10′dan akşam 6′ya kadar açık olan pazarda et ürünlerinden tutun da, egzotik meyveler, lokum, hediyelik eşyalar bulabilirsiniz.
Pazarın orta yerinde Almanların hiç boş bırakmadıkları ve bira içip çeşit çeşit sosislerden yedikleri açık hava kafeleri var. Sadece Münihliler’in yiyecek ihtiyaçlarını değil, oraya gelen turistlerin ilginç şeyler görme ihtiyacını karşılayan bir pazar burası; el yapımı ahşap kirpiler, ağaç dallarından kalpler, rengarenk Uzakdoğu meyvelerinin parlak görüntüsü, envai çeşit mantar, sayısız çeşitte şarap, Bavyera’nın değişik bölgelerinden değişik lezzette ballar ve reçeller, son yıllarda Türkiye’de de sıklıkla gördüğümüz taze meyve suyu tezgahları, Münih anahtarlıkları, buzdolabı süsleri, süs bitkileri, çiçekler, cins cins balıklar, tatlı tuzlu onlarca çeşit ürünün piştiği fırınlar…derken bu liste böyle uzayıp gidiyor. Mantar demişken, ben büyük bir mantar hayranı olarak orada gördüğüm mantarların büyülü dünyasında kayboluyorum. Boy boy, renk renk mantarlar. Ucuzu, pahalısı, güzeli, çirkini hepsi ama hepsi gözümü alıyor. Şu pahalılığıyla meşhur trüf mantarlarından bile satıyorlar pazarda. Yani yok YOK.
Viktualienmarkt’ı güzel kılan şeylerden birisi de çeşitli köşelere serpiştirilmiş olan ve üzerlerinde oranın ünlü komedyenlerinin ve halk şarkıcılarının heykellerinin bulunduğu çeşmelerdir. Bunlardan en ünlüsü komedyen Karl Valentin’e (1882-1948) ait olanıdır. 1920′lerde oynadığı sessiz filmlerden ötürü ona Almanya’nın Charlie Chaplin’i denmiştir. Bu güzel çeşmeler birer buluşma noktası, bir annenin çocuğunun çikolata bulaşmış elini yıkayabileceği, sıcaktan bunalmışların içlerini ferahlatabilecekleri temiz içme suyu akan karakter dolu yerlerdir.
Satılan rengarenk ürünler, sebzeler ve meyvelerden çok, bu tip yerlerin beni cezbetmesinin en önemli nedenleri arasında, burada el yapımı ürünlere de çokça yer verilmesidir. Bu ürün ister ahşap bir oyuncak olsun, ister ev yapımı bir kavanoz reçel olsun, kişisel üretimin aracısız bir şekilde üreten tarafından alıcısına ulaştırılması benim için orayı değerli kılan birşey.
Viktualienmarkt’tın tam ortasında Mayıs ayında dikilen bir de Mayıs Ağacı (Meibaum) var. Daha önce böylesi bir ağacı Bavyera’da Hohenschwangau köyünde görmüştüm. Mayıs Ağacı geleneği oldukça eski. Eski derken Demir Çağı Pagan dönemi Almanyası’ndan bahsediyorum. Aslında Avrupa halk geleneği olmasına rağmen en çok da Germanik toplumlarda kendini gösteren bir gelenek bu. 1 Mayıs günü ya da Pentekost’ta (Hıristiyan inanç takviminde önemli bir gün) köy meydanına ya da pazar yeri ortasına dikilen bu ağaç, Germanik ülkelerdeki kutsal ağaç düşüncesine gönderme yapmakla birlikte o yerleşim yerindeki zanaat ve iş kollarından hangilerinin bulunduğunu gösteren birer tabela gibi de düşünülebilir. Okuma yazma oranlarının çok düşük olduğu zamanlarda gezgin tüccar ve zanaatçiler yeni bir iş olanağı aradıklarında bu Mayıs Ağaçları’nın üzerindeki figürlerden yola çıkarlarmış. Yani bunlar inanca hizmet ettiği gibi ticareti sağlamak amacıyla da dikiliyormuş.
Pazar yerleri herhalde dünyanın birçok yerinde insanları çeken yerlerdir. Havada uçuşan binbir renk ve koku ister günlük ihtiyacını karşılamak için alışverişe gelmiş yerel halk için, ister elinde fotoğraf makinası ile canlı bir fotoğraf karesi umuduyla oraya gelmiş turist için olsun ayrı bir dünyaya açılan kapılardır. Ben de geçenlerde Münih’e çocukluk arkadaşımı ziyaret etmek üzere üçüncü kez gidişimde yine burayı görmeden edemedim. Ancak bu sefer arkadaşım bana bir süpriz yapmış ve bu pazarda düzenlenen bir tur ayarlamıştı. Bir sanat tarihçisi eşliğinde iki saat boyunca çeşitli yerlerinde dolaştığımız pazar yerinde satılan lezzetli yemeklerin ve içeceklerin tadına bakma, ilginç hikâyeler dinleme ve uzun uzun bu güzel pazarın tadını çıkartma imkânım oldu bu sayede.

Münih’e yolunuz düşerse Viktualienmarkt’ı görmeme ya da kaçırma gibi bir ihtimaliniz olacağını düşünemiyorum bile. Ama pazarlardan çok hoşlanmayan biriyseniz de bu pazara bir şans verin derim size.

 

♠Viktualienmarkt ile ilgili blogumun çökmesinden çok önce 16.2.2011 tarihinde de bir yazı yazmıştım. Şu an okumuş olduğunuz, o yazının güncellenmiş halidir.

No Comments »

Sessiz

Yeni yaşımı kutladığım gibi yeni blog yaşımı da sessiz sedasız kutladım.

Kendi evimden uzakta, dostlarla çevrili bir evdeyken geçmiş gitmiş tarih. Unutmadım ama acele de etmedim.

Böylesi iyi bazen; herşeyi biraz oluruna bırakmak…

Tülay’ın Atkısı bugün altı yaşında.

Benimle birlikte bu atkıya sarındığınız, okumaya devam ettiğiniz için çok teşekkür ederim…

 

2 Comments »

Tabelaların İzinde

Uzunca bir süredir dört gözle beklediğim bir ziyareti gerçekleştirmek için havaalanına gittiğimde kentte geçireceğim iki yalnız gün için hiçbir hazırlığım olmadığını fark edip kitapçıya daldım alelacele. Elime ilk geçen rehbere şöyle bir baktım. Tamam, içinde üç farklı yürüyüş rotasının bulunduğu, yol üzerinde görülecek tarihi yapıların, lokantaların, dükkanların ve ilginç yerlerin açık ve net bir şekilde verildiği haritalar vardı. Her bir yerle ilgili de 3-4 cümlelik kısa bilgilendirme yazıları. Rehberin başında da kent tarihine, önemine dair kısa metinler. Tamam canım yeterliydi işte. Zaten 3. günden itibaren tez hocam ve bölümden arkadaşlarım da geleceklerdi kente, geri kalan 5 günü de kocaman bir grup olarak hocamız önderliğinde gezecektik. O zaman da zaten rehbere bir daha da bakmayacaktım pek doğal olarak.

Tam tamına 15 yıl sonra Floransa’ya yeniden ayak basmıştım ve ilk sefer göremediğim herşeyi görmeye, görüp de unuttuklarımı, mümkünse, bir daha unutmamaya, lezzetli İtalyan yemeklerini ve şaraplarını mideye indirmeye ve çok da eğlenmeye gelmiştim! Nisan ayı başında, epey sıcak bir havada kente geldim. Hemen küçük bavulumu tren istasyonuna çok yakın bir mesafede bulunan otelime bırakıp kente daldım rehberimle. Rotaları takip ettim, önerdiği ilginç dükkânlara daldım (alışverişe düşkün biri değilimdir ama önerdiği yerler de öyle göz ardı edilir cinsten değildi yani! Bir sonraki yazımda onlardan bir örnek verebilirim), küçük sokaklara daldım, kenti farklı noktalardan izleme fırsatı buldum. Açıkçası bu rehber beni çok mutlu etti, “iyi ki de son dakikada almışım” dedirtti. Keşke Türkçe’ye de çevirseler…

Bu rehber methiyesinin sebeplerinden birisi, Rönesans’ın başkentine bir sanat tarihçisi olarak geldiğimde bakmayı düşünmeyeceğim birşeye ilgimi çekmesinden; trafik tabelaları!! Bunlar öyle bildiğimiz tabelalardan değil. Her bir köşebaşında neredeyse bir başkasıyla karşılaşmaya başladım. Birini gördükçe bir diğerini görmek üzere yola koyuldum. Sokak sanatı mı demiştiniz?! Bunlar benim kalbimi çaldılar!

Söz konusu trafik işaretlerinin yaratıcısı yaklaşık yirmi yıldır kentte yaşayan Fransız sanatçı Clet Abraham’mış. 2010 yılından beri kentin trafik işaretlerini sticker’lar kullanarak değiştiriyor. Tabii böylesi tarihi bir kentte hemen kabul görmemiş yaptıkları. Ama röportajında söylediği “Sokak sanatı, iyi yapıldığında, kent ve kent sakinleri için bir hediyedir” sözlerine katılıyorum tüm kalbimle. Son yıllarda popülerliği gittikçe artan Banksy ve diğer sokak sanatçılarının işlerine baktığınızda da, bulundukları çevreye nasıl değer kattıklarını görebiliyorsunuz. Sokak sanatının birçok örneğine artık Türkiye sokaklarında da daha sık rastlanıyor ve özellikle de Instagram gibi sosyal paylaşım sitelerindeki fotoğraflardan, bunların nasıl ilgi odağı olduğunu takip ediyorsunuzdur siz de.

Görülecek onca güzel yapı, bahçeler ve günbatımını en güzel haliyle yansıtan Arno Nehri’nin yanı sıra bu trafik işaretlerinin peşine düşmemek elde değil. Eğer olur da yolunuz Floransa’ya düşecek olursa, tüm bir Rönesans medeniyetinin yanı sıra çağımızın güzelliklerinin izlerini de bulmanız mümkün olacak, başınızı birazcık yukarı kaldırmanız da bunun içinyeterli.

No Comments »