Tülay’ın Atkısı

Pazarların En Güzeli

Yazdığım son birkaç pazar yazısını düşününce aslında pazarlarda gezinmeyi sevdiğimi çok daha iyi anlamış oldum. Her ülkenin, her semtin kendine has bir havası olduğu gibi pazarlar da birbirinden çok farklı hisler uyandırabiliyor. Bu pazarların her birinin ayrı bir karakteri var.Acıbadem pazarının renkli fakat pahalıca havası, Bakırköy’ün farklı seçenekler sunan ancak izdihamdan bunaltan pazarı ya da Urla’nın doğanın tüm canlı renklerini önünüze seren sebze pazarını gördükten sonra herkesin en sevdiği pazar kategorisine girebilecek olan bir pazar vardır herhalde. Kimimiz pazara sebzesi meyvesi, kimimiz ucuz tekstil ürünleri, kimimiz ise biraz vakit geçirip etrafı gözlemlemek için gider.
Birkaç hafta önce İstanbul Tepebaşı’ndaki sahaf festivalini düşününce beni en mutlu eden pazarların başında kitap pazarları geliyor diyebilirim. Kitap kokusunun etrafı sardığı, herkesin bir telaş ve bazen de umutla izini sürdüğü kitapların yüzlerce hatta binlercesinin biraraya getirildiği bir kitap pazarında olmak tüm kitap severler gibi beni de mutlu ediyor.
Kitap pazarlarının bolca bulunduğu ülkelerden biri olan Hollanda’da çeşitli vesilelerle kitap pazarları kuruluyor. Kraliçe’nin resmi doğumgününün kutlandığı 30 Nisan’da, şehirlerin kendilerine has festivalleri sırasında ya da yaz vakti herhangi bir kutlamaya gerek kalmadan kitap pazarları sokakları şenlendiriveriyor. Her yıl Avrupa’nın en büyük ikinci el kitap pazarı da yine Hollanda’da Deventer kentinde kuruluyor. ne yazık ki henüz gidip görme fırsatım olmadı ancak duyduklarımdan, okuduklarımdan buranın kaçırılmaması gereken bir pazar olduğunu biliyorum. Her yıl sadece bir gün için kurulan ve kaldırılan pazarda 6 kilometreye varan uzunluktaki yaklaşık 900 tezgah, Avrupa’nın her yerinden bu ” kitap dünyası”nı görmeye geliyor. Bir sonraki kitap pazarı ise 5 Ağustos 2012′de Deventer’daki yerini alacak.
Yirmibir yıldır aralıksız her cuma günü Amsterdam’ın kalbi Spui’de kurulan kitap pazarı sadece kitapları ile değil, zaman zaman sanatçıların yağlıboya, suluboya resimlerini, heykellerini ya da fotoğraflarını sattıkları cıvıl cıvıl bir pazar. En hareketli caddelerden biri olan Kalverstraat’ın ortalarına doğru yaklaştığınızda bu pazara yönelen bir kalabalık arasında bulursunuz kendinizi. Hollandaca kitapların, doğal olarak, ağırlıkta olduğu tezgahlarda koleksiyonculuk, mantar çeşitleriyle ilgili kitaplar, tarih, moda, sanat kitapları sarar her tarafınızı. İngilizce, Almanca ve Fransızca çocuk kitapları, müzik notaları ve daha nice güzel kitap insanın aklını başından alır. Pazar yerinin tam ortasında yer alan küçük boşlukta ise her hafta başka bir müzisyen en hareketli, en hüzünlü ya da en mutlu notalarını yayıyor etrafa. Pazarda tanıştığım bir sahaf tam yirmi yıldır her cuma günü orada tezgah açtığını ve ilginin hiç azalmadığını anlattı.
Böylesi kitap pazarlarının yaklaşık 8-9 yıl öncesine kadar Kadıköy’de postanenin arkasında da kurulduğunu anımsadım birden. Öğrencilik yıllarımın en güzel zamanlarında pazar günleri, hele de hava güneşli ise, Eminönü’nden Kadıköy’e kalkan vapura binme sebebimdi bu kitap pazarı. Tanıdık, tanımadık ne kadar sahaf varsa çeşit çeşit kitabını sererdi yollara. Ne yazık ki artık sadece 2. el okul ve sınav kitapları satan “sahafların” çoğunlukta olduğu Akmar ya da Aslıhan Pasajı gibi yerlerin dışında tek tük ayakta kalmaya çalışan sahafların rafları arasında baskısı çoktan tükenmiş kitapların izinde Avrupa’da fazlasıyla karşımıza çıkan kitap pazarlarının hayalini kurmak kalıyor bize.

No Comments »

Bir Dilim Kek

Sonbaharın gelişi yeni bir yılın başlangıcına işaret eder etmesine ancak bazen iç düzenimiz ve zihnimiz buna baş kaldırır. Uzun, sıcak ve sakin geçen bir yaz mevsiminin ardından yeni koşturmacalara, işlere, sorumluluklara dalmak öyle söylendiği kadar kolay olmuyor. Yaz vakti çekilen fotoğraflara bakmak, şehrin hengamesinde bir oraya bir buraya savrulurken rahatlatan, zihni boşaltan bir eylem halini alıyor.
Bilgisayar başında geçirilmesi şart zamanlarda ise kaçamaklar siteler arasında dolaşarak oluyor malum. Güzel bir kaç yazı, fotoğraflar, haberler, biraz sohbet derken bir süre sıkıcı, zorunlu, bitmeyen işlerden uzaklaşmış oluyorum/z.
İşte böyle bir internet gezintisi sırasında her zaman keyifle bakındığım bir sayfa olan Laetificus‘ta (Latince, mutluluk veren, keyifli, neşeli anlamında bir kelimedir) yine çok hoşuma giden bir fotoğrafa rastladım. Bu sitede gördüğüm her bir fotoğraf beni genelde bambaşka diyarlara taşır. Her biri ayrı hayallere daldırır. Buradaki her fotoğrafın anlatacak bir masalı var gibidir.
Onca güzel fotoğraf arasında benim bugün ilgimi çeken bir dilim kek, bir şişe maden suyu ve bir bardaktan oluşan yalın bir kompozisyondu. Zil çalan midem ve hafif flu görüntüsü beni etkilemesinde yardımcı roller üstlenmiş olabilirler ancak kekin üstündeki kompozisyonu nasıl elde etmiş olabileceklerine dair merakım sanırım baş rolde. (Tabii burada kek kompozisyonunun Piet Mondriaan’a ait olduğu gerçeğini de göz önünde bulundurmakta fayda var.)
Piet Mondriaan (1872-1944) Hollandalı bir ressam. Theo Doesburg tarafından kurulan De Stijl akımının en önemli temsilcilerinden biriydi. Yeni Plastisizm olarak da adlandırılabilecek bu akımda, Mondriaan beyaz fon üzerine yatay ve dikey siyah çizgilerle dikdörtgen ve kareler oluşturmuş bunların bir kısmını da üç ana renk olan kırmızı, sarı ve mavi ile doldurmuştur. Modern resmin en önemli isimlerinden olan Mondriaan 1914′te Paris’e hareket ettiğinde hayatındaki bu önemli değişikliği soyadından attığı bir “a” harfiyle de desteklemiş. Bugün kaynakların büyük bir kısmında Mondrian olarak geçer soyadı.
1911′de Paris’e gitmesiyle Picasso, Braque gibi sanatçıların etkisiyle Kübist etkiler taşıyan resimler yapmaya başlamış. O dönemde yaptığı ağaçlar bu geçişi çok güzel örnekler. I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle ziyarete gittiği Hollanda’dan ayrılamaz. İşte bu dönemde Doesburg ile tanışır. De Stijl’in temelleri atılır ve o da kendi sanat kuramını ve bakış açısını hem aynı adı taşıyan dergide hem de ayrıca ele aldığı yazılarda paylaşır. Doğanın kendisine ilham verdiğini belirtir. Ancak yapmak istediği şey mümkün olduğunca gerçeğe yaklaşmaktır ve kalan herşeyi bu gerçekten soyutlayarak, temel olana varmak istediğini belirtir.
Sanat tarihine adını altın harflerle yazdırmış olan birçok sanatçı gibi onun da işleri artık günümüzde müze ve özel koleksiyon duvarlarından, depolarından taşmış gündelik hayatımızda kullandığımız birçok nesnenin üzerindeki yerlerini almış. T-shirtlerin, masa örtülerinin, tırnak çıkartmalarının ve hatta keklerin üstüne bile Mondriaan’ın beş rengi, onları biraraya getireni hemen akla getirecek şekilde yerleşmiş.
Sonbaharın artık sona yaklaşan güneşli günlerinden birinde, yapılacak bir sürü işin arasında bilgisayar başında otururken, bir sitede karşılaştığım bu fotoğraf, bir de bu yazıyı yazdırdı bana. Evet sanırım artık sıra yerine getirilmesi gereken görevlerde…

No Comments »

Sahaf Kent

Geride uzun ve sıcak bir yaz bırakarak başladı Eylül. Birçok insan için Eylül yeni bir senenin başlangıcına işaret eder. En çok da öğretmenler ve öğrenciler için. Uzun yıllardır öğretmenlik ve de öğrencilik yapan biri olarak Ağustos elini Eylül’e uzattığında yeni bir senenin heyecanı sarar beni. Bu yıl yapmam lazım gelen işler, görmem gerekenler, okumam-yazmam gerekenler derken bir sonraki Eylül’e kadar bir program oluşur kafamda. Bir yandan ağır bir yükün altına girecek olmanın verdiği endişe bir yandan da yeninin heyecanı…
Böyle bir yaz sonunda daha istanbul’un karmakarışık hayatına yeniden uyum sağlamaya çalışırken, bunu kolaylaştıracak şeyler de çıkıyor insanın karşısına. Ayın 6′sında Tepebaşı’nda başlayan “5. Beyoğlu Sahaf Festivali” gibi (6-18 Eylül 2011). Bundan önceki 4 festival Taksim Gezi Parkı’nda yapılmıştı. Bu yıl ise Tepebaşı’nda TRT binasının yanında yer almış. Kişisel fikrim bunun iyi bir seçim olduğu.
İstanbul’un çeşitli semtlerinden ve başka şehirlerden toplam 72 tane sahaf ellerinde her ilgi alanına yönelik Türkçe, İngilizce va başka birçok dilde kitapla son derece düzenli organize edilmiş olan bu alanda meraklılarına ulaşabilmiş. Bugün elimde fotoğraf makinam ve alacağım kitapları yerleştireceğim çantamla oraya vardığımda, güneşli ve güzel günün de etkisiyle, uzun ve mutlu bir sahaf turu yaptım. Daha önce “Ne kitapsız…” başlıklı yazımda da bahsettiğim bazı sahaf dostlarımı görüp kısa sohbetler ettim, çaylarından yudumladım ve kitap dünyasında kayboldum. Burada, keyifli sohbetlerden ve ilginç, baskısı tükenmiş kitaplardan başka şeyler de karşınıza çıkıyor. Koleksiyonerlerin büyük bir dikkatle inceledikleri Osmanlıca eserler, plaklar, bavullardan taşan kitaplar arasında unutulmuş sayısız siyah-beyaz fotoğraf, gravürler, eski dergiler…
Standlar arasında dolaşmaktan, alınacak listesindekilere baktıkça kafası karışanlar için Tepebaşı’ndan Haliç’in doyumsuz manzarasına karşı bir fincan kahve yudumlama olanağı da var. Böylece çantalarınıza doldurduğunuz tüm ‘yeni’lere şöyle bir göz atabilir, henüz alınmamışlar için de değerlendirme fırsatınız olur.
Senede bir kez sadece Beyoğlu’nda gerçekleştirilen böylesi bir etkinliği kaçırmayın derim. Çünkü burası, eskiyle, kağıtla, yazıyla, duyguyla, düşünceyle, şiirle, tınılarla yaşayanlar için yaklaşık iki hafta süreyle mutluluk kaynağı olabilecek bir yer.
Eylül, her ne kadar bir senenin sondan dördüncü ayı gibi görünse de bir kentin yeniden canlandığı, uyandığı, hareketlendiği bir zaman. Okullar açılıyor, kitapçılar, giyim dükkanları hareketleniyor, sergiler, festivaller başlıyor. Bu Eylül, “İsimsiz” başlıklı 12. İstanbul Bienali‘nin de yer alacağı bir ay (17 Eylül- 13 Kasım 2011). Yıla hareketli bir başlangıç olacak belli ki.
Herkese başarılı, bereketli ve mutlu bir yıl diliyorum!

No Comments »