Tülay’ın Atkısı

Cumhuriyetimiz 88 Yaşında

Uğrunda onca can ve emek verilen cumhuriyetimizin 88. yaşı kutlu olsun! Her gün daha çağdaş, daha bilinçli, daha eğitimli, daha sağduyulu, insanlarının huzurlu, mutlu ve umutlu yaşadığı bir Türkiye’ye uyanmak dileğim. Gerginliklerin, kutuplaşmaların, kafatasçılığın, seviyesiz siyasetin, ikiyüzlü hesapların, hesaplaşmaların, haksızlıkların, yalanların, çarpık yapılaşmanın, haksız kazançların… sonunun geleceği bir 88. yaş! Belki de toz pembe gözlüklerle hayal edilen bir durum bu ancak insan umudu olmadan yaşayamaz. Elele verip -aynı 88 yıl önce olduğu gibi- birlik içinde çalışırsak bu hayallerin de çok uzak olmayacağını düşünüyorum.
Nice güzel bayramlarımız olsun!

No Comments »

Yunus’un Ardından

YunusBurası, hep acılarla yoğrulmuş, gözyaşlarını içine akıtmaya alışmış bir ülke. Yaşanan her büyük acı, felaket kısa bir süre sonra olağan hale geliyor ve hiç yaşanmamış gibi yola devam ediliyor.
Son birkaç haftada yaşadıklarımızın bizde yarattığı his ise uyuşma. Sanki parmak uçlarından başlayan karıncalanma kademe kademe beynimize doğru yol alıyor. Teröre bedenlerini, hayatlarını, rüyalarını teslim eden onlarca, yüzlerce asker, öğretmen, polis, sivilden sonra insanlıktan nasibini almamış müteahhitler, mimarlar, mühendisler, denetimciler tarafından yapılan ya da yapımına göz yumulan çürük binaların arasında ölen/ sakat kalan yüzlerce insanın acı kaybı karşısında aciz, biçare bakakalıyoruz.
Ne yazık ki bu acıların bir sonu varmış gibi görünmüyor. Televizyonda konuşanlar birbirini suçlamakta, kargaşa ve huzursuzluk çıkartmakta; sosyal paylaşım sitelerinde kutuplaşmalar, ırkçı söylemler ve nefret kol gezmekte. Somali’ye yapılan yardımlar için söylenen insanlar olduğu gibi Van’a yapılan yardımlar için söylenen insanlar var. Çok yazık!!!! İnsanlığımızı bir kenara bıraktığımız anda artık yaşamamızın da bir önemi kalmıyor. Orada -Doğu’nun acımasız soğuk hava şartları düşünüldüğünde- kar altında, çıplak beton zeminde hayata tutunmaya çalışan insanlara sebebi ne olursa olsun uzattığımız eli çekersek insanlık çoktan yitip gitmiş demektir.
Küçük Yunus, beraberinde yaşanmamış tüm bir hayatı ve umutları da götürdü. Onun kocaman kara gözlerinde orada tüm ölenler, sevdiklerini yitirenler vücut buluyor. Yunus’un acılı ve endişeli gözlerinin yansıdığı o fotoğraf hepimize bir ders olmalı. Benim umudum, sağduyusunu hala yitirmemiş insanların varlığını hissetmiş olmamda…
Hepimizin başı sağ olsun!!! Umarım ölenlerin, en azından, ruhları huzur bulur!

No Comments »

Dükün Ormanında Kısa Bir Gezinti

‘s-Hertogenbosch gibi uzun ve okunması güç görünen bu isim Hollanda’nın güneyinde bir kentin adı. Resmi olarak adı böyle geçse de ona kısaca Den Bosch der Hollandalılar. ‘Dükün Ormanı’ anlamındaki bu kelime Kuzey Brabant eyaletinin yemyeşil doğası için de çok uygun düşer. Den Bosch, Kuzey Brabant’ın başkentidir. Belki bu yönüyle ve ortaçağdan kalan yapılarıyla önemlidir ancak onu daha da önemli yapan Kuzey Rönesansı’nın büyük ressamı Hieronymus (Jeroen) Bosch’un da memleketi olduğu gerçeğidir. Hieronymus Bosch kuzeyli ressamlar içinde en sevdiğim ilk 10 ressam kategorisine daha ilk sıralardan girer. Yaptığı fantastik resimler 20. yüzyılda birçok Sürrealiste de ilham vermiştir. Ancak kenti anlattığım bu yazıya sıkıştırmak yerine onu başka bir yazıda anlatsam daha iyi olacak sanırım.
Amsterdam’dan yaklaşık bir saat ötedeki bu kentle tanışmam 1999 yılına dayanır. Çocukluk arkadaşımın annesini yıllardır görmemiştim ve verdiği adres elimde trene atladığım gibi soluğu yanında almıştım. Yüzündeki şaşkın ifade hala aklımda. Biraz soluklanıp aradan geçen yılların neler getirip götürdüğünü konuştuktan sonra kentin sokaklarına bırakmıştım kendimi.
Sanki Den Bosch’da zaman durmuş gibidir. II. Dünya Savaşı’nın ağır bombardımanlarından paçayı zor kurtarmış ve bu yüzden de eski dokusunu koruyabilen bir yer burası. Kentin surlar ve hendeklerle çevrili olması da yüzyıllar boyunca 80 Yıl Savaşları ile 30 Yıl Savaşları gibi büyük ve yıkıcı savaşlardan en az hasarla çıkmasını sağlamış. Pazarın da kurulduğu, tarihi kuyusu, klasik çatılı Hollanda evlerinin çevrelediği kent meydanında Hieronymus Bosch’un heykeli yükselir. Hemen arkasında bulunan yeşil boyalı ev ise gençliğinin bir bölümünü geçirdiği yer. Yine meydanın bir köşesinde Hollanda’nın en eski tuğla yapısı olan de Moriaan bulunur. De Moriaan, 1220′de Brabant dükü I. Hendrik tarafından arkadaşı için yaptırılmış. Bugün de hala sapasağlam turizm ofisi olarak kullanılmaya devam ediyor. Meydanın bir başka köşesinde ise 17. yüzyıldan kalma belediye sarayı bulunur.
Den Bosch, her zaman için en önemli Katolik merkezlerden olagelmiş. 16. yüzyılda Hollanda’nın büyük kısmının Habsburg ailesinin yönetiminde Katolik İspanya’ya bağlı olması ve daha sonra Protestan Reformu ile başlayan huzursuzluklar sonucu çıkan 80 Yıl Savaşları’nda Protestan Hollanda’nın başındaki Oranje prensi Maurits’e karşı Katolik İspanya’dan yana durmuş ve Katolik inanca olan bağını hiçbir zaman kopartmamış. Bunun en görkemli kanıtı da tüm haşmetiyle kentin silüetine hakim olan Sint Jan Katedrali.
1185 yılında yine Brabant dükü I. Hendrik tarafından yapımı başlatılan kilisenin kulesi Norman mimari özellikleri taşıyor. 1380 yılında kilisenin Gotik öğeleri yapılmaya başlanıyor ve yine bu yıllarda bir mucizevi Kutsal Bakire Meryem heykeli bulunuyor. 1561 yılında katedral olan bu yapı, 1566′da kiliselerin birçoğunda resim, heykel gibi görsel dini nesnelerin yıkımının yaşandığı ikonoklazmanın kurbanları arasında yer alıyor. 1629′da Protestanların eline geçen katedral 1810 yılında yine Katoliklerin eline geçiyor. Bu kısa tarihçeden de anlaşılacağı gibi dini çekişmelerin en ateşli olanlarının yaşandığı bir yer olmuş burası. Avrupa’nın birçok yerinde çok daha büyük ve görkemlileri olmasına rağmen Sint Jan da, yanında durduğunuzda ya da içinde gezindiğinizde Gotik mimarinin yaşatmak istediği o üstünlük ve haşmet duygusunun altında eziliyor hissi yaşatıyor insana. Dikkatli bir ziyaretçi iseniz, çok hoş ayrıntılarla karşılaşmak olası. Hergün bezelye yemekten bıkan adamın ayağıyla bezelye dolu tencereyi devirdiği rölyef ya da 2 Nisan 2011′de tamamlanan restorasyonun hatırası olan ve günümüz esintisini 12. Yüzyıl yapısına taşıyan cep telefonlu melek heykelciği bunlardan sadece ikisi. Bize kenti gezdiren Den Bosch’lu Hans’ın söylediğine göre, Katedral ilk kez tüm iskelelerinden arınmış, kentin ortasında tüm güzelliklerini sansürsüz bir biçimde gösteriyormuş. “41 doğumlu bir adamım ve onu ilk kez bu haliyle görüyorum” dedi. Ancak ne yazık ki (!) 2012′de tekrar parça parça da olsa iskelererin arkasında kalacakmış. Her yıl buranın bakımı için 750.000 € gerekiyormuş! Katedral’le ilgili anlatmak istediğim son ilginç şey ise yapımı aşamasında yükseldikçe yapının kumla kaplanması olmuş. Bir nevi doğal vinç diyebiliriz buna. Böylece rampalarla yukarı malzeme taşınmış. Yapı tamamlandığında ise kumların içinden çıkartılmış. Bu hikaye ne kadar gerçek bir fikrim yok ama ilginç olduğu muhakkak.
Geçen ay güneşli bir pazar sabahı yine arkadaşımın annesini ziyarete gittiğimde, kentin kapalı dükkanlarına rağmen çok hareketli ve cıvıl cıvıl olduğunu gördüm. Bunun sebebi Hollanda’da son zamanlarda artık çok da bulunmayan komşuluk ilişkilerini canlandırmak niyetiyle başlatılan Komşuluk Günleri‘ydi. Herkes kalabalık gruplar halinde sokaklarda, küçük kafelerde ya da çeşitli sokaklarda açılan ufak tefek bit pazarlarında toplanmış sohbet ediyordu. Merkezde bazı sokakların kumla kaplanmış olduğunu gördüğümde bunu alt yapı çalışmaları olarak düşünmüştüm ancak çok kısa bir süre sonra kumların üzerindeki metal topları gördüğümde bunun bir oyun olduğunu anladım. Jeu de boules adındaki bu oyun 13. yüzyıldan beri oynanıyormuş ve bugün de hala en fazla Japonya, Yeni Zelanda ve İngiltere’de ilgi görüyormuş. Ben de bu kısa kent gezimde böyle birşey öğrenmiş oldum.
Beş kişilik bir grup olarak gezdiğimiz ve küçük sevimli kanallar, tarihi evler ve çeşitli yerlere serpiştirilmiş ejderha heykellerinin bulunduğu kent merkezinden yine arkadaşımın annesinin sıcacık evine dönüyoruz. Lezzetli bir çorba, çeşit çeşit sanviçler ve kahvemizi şenlendiren Den Bosch’a has bir tatlı olan Bossche Bollarımız eşliğinde sohbetlerle günümüz sona erdiğinde güneş de mutlu ve yorgun bir biçimde yerini aya bırakıyordu.

No Comments »

Damla Damla

yağmurİstanbul’un yağmurla böylesi yıkandığı günlerde birçok kişinin aklına hemen MFÖ’nün o güzel şarkısı düşü verir. Benim ise aklım, Luar na Lubre ve Ismael Serrano’nun ipek sesleriyle hayat verdikleri o güzelim şarkıya kaçar hep. Tabii Santiago da yerini İstanbul’a bırakır o zaman…
Yağmurun kocaman damlalarıyla yıkadığı gibi, benim de yazdıklarımın sayfaları kelimelerle doldurması gerekir… Ama son zamanlarda yazmam gerekenlerin çokluğuyla ters orantılı olarak ne yazık ki pek de bir üretimim yok.
Yağmur (!!!), bereketini biraz da yazdıklarıma taşısan, kara bulutları kentimin üstüne serdiğinin aksine benim sayfalarımın üstünden çeksen ne güzel olurdu…

No Comments »