Tülay’ın Atkısı

Yalnızlık Senfonisi

Okulla işi bitmemişler için -benim gibi- sınavlar da bitmemiş demektir. Kaç yaşında olursanız olun, hangi aşamada olursanız olun er ya da geç sınav zili çalmaya başlar. Dil sınavıydı, ALESti, KPDSydi, ÜDSydi, tez jürileriydi derken hep bir sınav, hep bir telaş, hep kasılan karın kasları, huzursuz uykular, derken… Sınav belgelerim gelmedi, eyvah ‘sınava nerede gireceğim?’, ‘evden kaçta çıksam?’, ‘son bir kez tuvalete uğrasa mıydım?’ gibi birçok soru kafamızda döner durur. ‘Yahu yeter bıktım usandım sınavlardan’ demek kafi değildir!
Eh hal böyle olunca bir sınav daha kapımı çaldı. ALES. Herhalde bu sınava 4. girişimdi. Her seferinde de insan sınavda bunalır mı? Evet, bunalır! Çoktan seçmeli sınav türü beni yoran, bunaltan bir sınav. Üniversiteye giriş sınavında yanımda iki paket yumuşak şeker vardı ve ağzıma her şeker atışımda şekerin etrafını saran, içinde fıkra, tekerleme ve bilmece yazan kağıdı okuyup çözmeye devam ettim. O sıkıcı mı sıkıcı sınavdan 30 saniye için bile olsa uzaklaşmam gerekiyordu. Sınavı nasıl yetiştirdim bilmiyorum ama o yıl istediğim üniversitede istediğim bölüme girmeyi başardım.
Dün yapılan sınav için bu sefer hiçbir hazırlık yapmadım, ilk kez! Ne olacaksa olsun, sıkıldım artık diye düşündüğümden ne bir test açıp baktım ne de internette sınavla ilgili okudum. Sınava 3 gün kala hala gelmeyen sınav belgelerim için ÖSYM’yi aradığımda, artık bu belgelerin eve gönderilmediğini ve şifrelerimizle internetten ulaşacağımızı öğrendim. O işi de hallettikten sonra rahatladım. Cumartesi gecesi uyumadan önce’ bari şu belgeyi bir okuyayım’ derken beni şaşkına çeviren uyarıları gördüm. Buraya çekip koyduğum fotoğrafta da görüldüğü üzere küpeden kaleme, telefondan anahtara, silgiden mendile kadar herşey yasakmış. Binaya almayız sizi diye yazmışlar! Telefonu ve bilimum elektronik aygıtı tabii ki anlıyorum ama mesela küpe, silgi de ne oluyor? Diyebilirsiniz ki aman bir gün de takma küpeni yüzüğünü. Öyle de yaptım ama buradaki şikayetimin rengi farklı.
Ben dün sabah sınava yalnız gitmek zorunda olmayan şanslılardan biriydim. O yüzden de küpelerim ve yüzüğüm dahil (ki onlarsız sokağa pek çıkmam) herşeyi ardımda gönül rahatlığıyla bıraktım. Düşünün ki sınava yalnız geliyorsunuz. Yanınıza asgari neler almanız lazım? Evinizin/ arabanızın anahtarı, toplu taşıma için para, akbil, cüzdanınız, kredi kartlarınız, çantanız. Kapıdan nüfus cüzdanı ve sınav giriş belgesi hariç hiçbir şeyi almadılar! Arabanızla geldiğinizde en azından araba anahtarı bulunur değil mi yanınızda, herşeyi arabaya koymuşsunuzdur ama ya anahtarı? Kapıda emanet adı altında da hiçbirşey yoktu. Yasakmış! Sınav binasına girerken üst baş aramasında ister istemez baya gergin anlar yaşadı insanlar. Çantamızı nereye bırakacağız? Ne! Para da mı yasak?’ sesleri arasında salonumuza doğru yöneldik.
Bu sınavlar zaten birer stres kaynağı hepimiz için. Birçok fiziksel ve ruhsal tepkiye neden olan bu sevimsiz zorunluluklara bir de bu tip zorluklar ekleyerek işimizi kolaylaştırmıyorlar. Bilemiyorum kopyaya engel olabiliyor mu bu önlemler, ama azaltmıştır tabii. Benim sınava girdiğim İ.Ü. Avcılar Kampüsü İşletme Fakültesi’nde işler aksamadan ve özenli yürüdü diyebilirim. En azından ben bir terslikle karşılaşmadım. Gerçekten söyledikleri gibi, içinde 2 tane yumuşak uçlu kurşun kalem, yumuşak bir silgi, bir kalemtıraş, peçeteler ve 3 tane şeker bulunan bir kırtasiye kutusu hazırlanmış. Şekerleri yedim bitirdim ama itiraf edeyim etraflarındaki kağıtlarda bir bilmece falan olmadığından çok sıkıldım sınavda. Sorular fazla ve uzundu, yine!
Ancak bu sınavın prosedürleri gösterdi ki; eğer bir sınava girecekseniz yanınızda sizinle sabahın o saatinde gelecek, yaklaşık 3-3,5 saat sürecek bu sıkıcı bekleme süresinde etrafta bir kafeterya ya da benzeri birşeyin bulunmadığı yerlerde zaman öldürmeye çalışacak ve çıktığınızda da ‘nasıldı sınav?’ diye soracak bir anne, baba, kardeş, eş, sevgili ya da arkadaşınız yoksa aslında siz yalnız bir insansınız…
*Bakın bu sınavın yaptığına, düşünecek onca can sıkıcı şeyin yanında bir de pazar sabahı insana neler düşündürtüyor!

No Comments »

Öğretmenime Çiçekler

Her insanın hayatına olumlu ya da olumsuz yön veren bir öğretmeni olmuştur. Kime sorsanız anlatacak bir hikayesi, bir anısı vardır mutlaka öğretmenine dair. Okula ilk başlanan gün yaşananlar, bir sınavda başınıza gelenler, ders sırasında ya da sonrasında yaşananlar…
Annenizin dizinin dibinden ansızın ayrılmak zorunda kaldığınız o zaman, kimin elini tuttuğunuz, omzunuza kimin elini koyduğu önemlidir. Sınıfı sevilecek bir liman, yeni bir dünyanın kapısı olarak gösteren kişidir öğretmeniniz. Dersini iple çektiğiniz, ders dışında da iki kelam edip, söyleyeceği her sözün izini sürdüren kişidir. Sıkıntınızı fark edip yanınıza usulca yaklaşan, ufak ya da büyük zaferlerinizi görüp, fark eden, bunları takdir eden kişidir. Hangi yöne koşacağınızı bilemediğinizde elinizden tutup sizi cesaretlendirendir. Annedir, abladır, babadır, abidir, dosttur!
Hala devam eden uzun öğrencilik hayatımda adını artık anmadığım, anmak istemediğim öğretmenlerim de oldu pek tabii. Ancak genel olarak, insani değerleri yüksek, erdemli, öğrencisine ve onun duygusal dünyasına değer veren, sevgisini, bilgisini, dostluğunu yürekten paylaşmayı seven öğretmenlerim oldu. Ne mutlu bana!
Benimle uzun yıllardır dostluklarını sürdüren sevgili öğretmenlerim; Bana bildiklerinizi öğretmiş, yol göstermiş, düşünmeyi, tartışmayı, dinlemeyi, istediğim şeyler uğrunda çalışmayı sevdirdiniz. Umutsuz günlerimde umut, mutlu günlerime ortak oldunuz. İyi ki hayatımın bir yerinde, okuduğum okulların birinde sizinle tanışma fırsatım oldu. Sizleri seviyorum…
13. yılında bir öğretmen olarak da, öğrencilerimden birkaçının dahi olsa hayatına/ kalbine ucundan dokunabilmiş ve onlarla birşeyler paylaşabilmişsem, ben de bunca yıldır boşuna çabalamamışım demektir.
Öğretmenler günümüz kutlu olsun!

No Comments »

İsimsiz

AnalıkBugün bu fotoğrafı gördüğümden beri düşünüyorum…
Ne desem, hangi kelimeleri seçip buraya yazsam eksik kalacak.
Etkilendim, kalbimde çok derinlere bir yere dokundu,
diyebilirim sadece…

No Comments »

Yıldız Parkı’nda Gezinti

Ne zamandır gidip göresim vardı. Henüz kırmızının sarının, kahvenin her tonunun görülebildiği yaprakların bir kısmı ağaçlarda, bir kısmı da yerlere yayılmış, kilim gibi. Fotoğraf çekmek, yürümek, kuşlara, sincaplara bakmak, Malta Köşkü’nde biraz soluklanmak istedim, ne zamandır.
Malum, İstanbul büyük. Trafik çok, yapılacak şeyler de öyle. Bu kenti süsleyen birkaç büyük parka gitmek için de bir zaman ayırmak, plan yapmak ve ‘uygun olmak’ lazım. Sanırım bu sefer hepsini denk getirebildik.
Son zamanlarda epey soğuk giden havalar bir miktar ısınır gibi yaptı. Yağmur ufak ufak atıştırmaya başlasa da izin verdi ve fazlaca keyif kaçırmadı. Pazar sabahı erkence bir saat olduğundan trafik de yoktu, ne güzel. Bu kent hep böyle olsa diye hayal ediyorum bazen. Eminim yalnız da değilim bu hayalde. Ama sanırım bu hayalin gerçeğe dönüşme ihtimali pek yok. Onun için de hayallerimi daha makul şeylere saklamaya çalışıyorum. Bu şehirde hayal kurmak için bile bir plan, program lazım…
Önce Malta Köşkü’nde güzel bir kahvaltı, içilen sıcacık çaylardan sonra hışırdayan sonbahar yaprakları arasındaki kısa gezintimiz başladı. Daha on adım atmamıştık ki ilk sincabı gördük. Bir telaş yiyecek bişeylerin peşinden ağaçtan indi. Etrafta eşelendi ve ‘hooop!’ aynı hızla yukarı tırmandı. Sonra da birkaç köpek karşımıza çıktı. Biri miskin miskin kıvrılmış pazar keyfi yaparken belli ki iki arkadaşı toprakta bişeylerin peşindeydi. Kazıp durdu biri, sonra o çekildi diğeri devam etti. Ne aradıklarını bilemedim. Bir köstebek, ya da uzun zaman önce saklanmış ama yeri tam da hatırlanmayan bir kemik?
Etrafta banklarda piknik yapan aileler, koşturan çocuklar bu güzel sonbahar gününü değerlendirmeye gelmişler. Önümüz kara kış. Bir daha kim bilir ne zaman fırsat olur böyle keyifli bir aile pikniğine?
Elimde fotoğraf makinası, yukarılarda bir daldan diğerine, bir ağaçtan ötekine koşturan sincapların telaşını çekmek istedim. Tabii ne mümkün?! Haklılar, poz verecek vakit mi var? Kış kapıda demiştim ya. Yapacak çok şey var… Aynı telaş kuşlar arasında da vardı. “Meğer İstanbul’da ne güzel kuşlar yaşarmış”, dedirtiyor böyle park gezileri.
İşte böyle! Ufak bir kent kaçamağının damakta kalan tadı ve birkaç fotoğraf. Bu da güzel…

No Comments »

Sade

Son günlerde bilgisayar başında ne çok vakit geçiriyorum. Zaman kısıtlı, yazılacak sayfalar dolusu şey, zihinde toparlanacak onca cümle olunca… sakin ve huzurlu şeyler duymak istiyorum.
Tıpkı Danimarkalı Agnes obel’in Riverside adlı çalışması gibi… Kaç kez döndü bu video, piyanonun ve o duru sesin odama yayılan tınıları beni nerelere taşıdı…
Tak Mette

No Comments »