Tülay’ın Atkısı

Hollanda’da Venedik esintileri

Yurtdışından arkadaşım beni ziyarete gelecekti. Haftalar öncesinde bana bir link yolladı. “Tülay, gelince beni oraya götürür müsün?” diye. Anlamadığım bir dildeki linkte anladığım tek şey, arkadaşımın bahsettiği yerin ismiydi. Birçok bilinmeyen için artık ilk başvuru kaynaklarımızdan olan Google’a danıştım ben de pek tabii.

Daha önce hiç mi hiç bahsini duymamıştım Giethoorn’un. Doğup büyüdüğüm, yıllarca tatillerde ziyaret ettiğim ve şimdilerde yeniden yuva yaptığım bu yemyeşil memleketin, bir sürprizi vardı sanırım bana. Hemen oraya ‘nasıl gidebiliriz’i araştırmaya başladım. Öyle ya, neredeydi bu yer ve hangi yollarla ulaşılabilirdi? Hollanda’da ulaşım çok kolay görünmekle birlikte, özellikle otobüsler ancak saatte bir hareket ettiklerinden ve akşamları da bize göre epey erken saatlerden itibaren çalışmadıklarından iyi bir gidiş dönüş planı yapmam gerekecekti. (Giethoorn’a en yakın tren istasyonu Steenwijk’te olduğundan Amsterdam kalkışlı bir trenle Almere ya da Zwolle’ya gitmek gerekiyor. Daha sonra bu iki istasyonun birinden Steenwijk yönüne aktarma yapmak gerekiyor. [Bu yolculuk indirimsiz, 2. sınıf bir tren bileti ile gidiş dönüş € 40 kadar tutuyor.] Steenwijk’ten ise her saati 25 dakika geçe 70 numaralı otobüs sizi amacınız olan yere ulaştırıyor.)

Sonunda arkadaşım geldiğinde, ben de onu görmek istediği Giethoorn’a götürmeye hazırdım. Yolculuğumuz yaklaşık olarak iki saat kadar süreceğinden yanımıza kitaplarımız ve sudoku bulmacalarımız ile yollara döküldük. Steenwijk’ten otobüse bindiğimizde, otobüste çok sayıda Japon turist görmek bizi gülümsetti. On beş dakika kadar sonra Giethoorn’a vardık. İndiğimiz noktada (Ds. Hylkemaweg durağı) ufak bir dinlenme- konaklama tesisi vardı. Bu tesise ait tekne ile köyü gezmeye karar verdik. Yaklaşık 20 kişilik gruplarla binebildiğiniz bu tekneler size yöreyi yaklaşık bir saat içinde gezdiriyor. (Kişi başı € 6,50)

Giethoorn, Venedik gibi kanallar üzerine kurulmuş küçük bir köy. 1280’lerde Akdeniz’den göçen ve bir Katolik mezhebi olan Flagellant‘lar (kendilerini kırbaçlayanlar) tarafından kurulmuş. Burada açılan kanallardan teknelerle turba taşınırmış. Bugün de taşımacılık hala bu şekilde yapılıyor. Buraya araba ya da motorla girilemiyor. Yürümek, bisiklete binmek ya da tekne ile gezebilmek mümkün. Daracık sokaklarında zaten yürümek bile zor aslında.

Kanalların kenarında inşa edilmiş şiirsel evlerin çoğunun satılık olmasına şaşırdık. Ancak Mayıs ayının bir pazartesi öğleninde gittiğimiz halde bu kadar kalabalık olan bir yerin, yaz tatilinde nasıl olabileceğini hayal edince sonradan hak vermedik de değil mülk sahiplerine. Bu evlerin her biri aslında çiftlik. Çatıları sazdan yapılmış, birer peri evini andırıyor. Aynı kuzey masallarındaki gibi. Giethoorn’un etrafında birçok göl ve doğal yaşam alanı var. Çatıların yapıldığı sazlar da buralardan toplanıyor ve doğal olarak teknelerle köye taşınıyor. Bu güzel evlerin bir kısmı şimdilerde bu cennet vari yerin tadını çıkartacağınız lokantalar ve kafelere çevrilmiş. Bir kısmı ise pansiyon olarak burada daha fazla vakit geçirmek isteyenler için konaklama imkanı sağlıyor. Bazı evler ise deniz kabukları, doğal taşlar müzesi  olarak turistlere hizmet veriyor.

Buraya geldiğimizde biz hemen bir tekne turuna katıldık. Suyun üstünden tanımaya çalıştığımız küçük köyü, ardından bir de yürüyerek keşfettik. Bir kafede karnımızı doyurduk, kuş seslerini dinledik, bahçelerde dolanan koyunları izledik, rüzgarla sallanan ve güneşin sıcak kollarında bahçede kurumaya bırakılan çamaşırlar eşliğinde huzur bulduk.

“Hollanda’nın Venedik’i” olarak bilinen bu pitoresk köy, turistlerin genel ziyaret mekanlarından biri olmamakla birlikte, güneşli güzel bir günde kesinlikle gezip tanımaya değer bir yer. Demedi demeyin…

 

No Comments »

Cimcim oğluma veda

Kendi ellerimle hayatıma soktuğum ve bana bir canlının tüm sorumluluğunu alma hissini yaşatan sevgili kedim, oğlum Cimcim’i yitirdim…

Cimcim hayatıma bundan tam 10 yıl önce, durmak bilmeyen çığlıklarıyla girdi. Karanlık bir kış akşamı çalıştığım dil okulundan eve dönerken, hemen evimin yakınına park etmiş bulunan bir arabanın sıcak motorundan minik bir kedi sesi yükseliyordu. Aralıksız süren miyavlama üzerine, eğilip görmeye çalıştım fakat başarılı olamadım. Evden bir koşu getirdiğim sütle kandırabileceğimi sandıysam da yanıldığımı gördüm. Etraftan da toplanan kalabalığın yardımıyla bulunduğu yerden çıkardığımız bu 1,5 aylık minik yavruyu sıkıca kucağıma alıp etrafta annesini görür müyüm diye bakındıktan sonra, yavrunun annesini sabah aydınlığında aramanın daha iyi bir fikir olduğu kanaatine vardım. Önüne konulan yemeklere rağmen tüm gece ciyak ciyak bağırıp uyumayan bu minik sarı canavar bizi de uyutmadı.

Sabah yaramazı kucağıma alıp aşağı indirdiğimde, bizim apartmanın kedisinin yavrusu olduğunu anladım. Anne- yavru hemen birbirlerine koşup kavuştular. Birkaç gün sonra geç bir saatte eve döndüğümüzde, apartman girişinde bulunan bu minik sarman, birden pantalonumdan yukarı tırmanmaya başladı. Annesini arasak da nafile… Ancak o geceyi rahat geçirdi ve güzel güzel uyudu evde.

Ertesi gün yine annesiyle buluşturmak üzere dışarı bıraktık onu. Fakat bir sonraki sabah etraftaki çocukların onu hırpaladığını duyup onu hemen alıp eve getirdik. Tüm gün neşe ile oynayan kedicik, akşam saatinde kusmaya başladı. Hareketsiz kaldığında endişeyle veterinere gittik. Vücut ısısı oldukça düşmüş. Ona bir iğne yaptıktan sonra, “onu kaloriferin yanında, sıcak su torbasının üstüne yatırın ve bir de bu mamayı yedirin. Ancak sabaha çıkamayabilir, buna hazırlıklı olun” dedi. İçimiz parçalandı. O kadar üzülmüştük ki… Veterinerin dediklerini harfiyen yerine getirdik. Mamayı da özenle bir şırınga yardımıyla yedirdik. Sabah olduğunda bu minik tüm gücünü toplamış ve etrafta zıp zıp zıplıyordu. Varın mutluluğumuzu bir düşünün…

İşte o günden sonra o bizim kıymetli Cimcim oğlumuz olmuştu.

Cimcim yavruyken çok hareketli ve oyuncu bir kediydi, neredeyse tüm kediler gibi. Evde onunla oyun oynamayı çok seviyorduk biz de. Koridorda karşılıklı attığımız toplara bir kaleci havasıyla verdiği karşılıklar, günün tüm sıkıntısını ve dertlerini unutturuyordu. Büyüdükçe sakinledi. Bir filozof edasıyla uzun uzun düşünüp gözlerini kırpıştırıyordu. Sanki onunla konuştuğumuzda söylediklerimizi dinleyip değerlendiriyordu. Geceleri ayak ucunda uyumayı, sabaha karşı ayaklarımı ısırıp beni uyandırmayı seviyordu. Alüminyum folyodan yaptığımız topların peşinde koşturmaya, yazın eve giren sinekleri kovalamaya ve siyah zeytini çekirdeğinden ayırıp kemirmeye bayılıyordu.

Gün içinde fotoğraflarına bakıp, onu düşündüğüm her an, o güzel varlığın bir hatırası geldi aklıma. Cimcim gerçekten duygulu ve sıcak bir kediydi. Son zamanlarını oldukça hasta geçirdiği için, belki şimdi huzura kavuşmuştur düşüncesi ne kadar da içimi rahatlatsa, ona olan özlemimin de bir sonu gelmeyecek artık ne yazık ki…

No Comments »