Tülay’ın Atkısı

Renklerin içinden…

Başlayalı aylar olmasına rağmen, arkadaşım ve ben serginin son bir haftasında gitmeye karar verdik. Birkaç hafta önce, bugün için yaptığımız planı kazasız belasız yerine getirebilecek gibiydik. Geçenlerde aldığımız bir tavsiyeyle, oralara gitmeden internetten bu önemli sergi için ödenecek ekstra ücreti de ödeyip çıktımızla Den Haag’a gitmek üzere sabah yola koyulduk.

Soyut dışavurumculuğun en önemli isimlerinden olan Mark Rothko’nun yapıtlarının sergilendiği Den Haag Gemeente Müzesi’nin kapısına vardığımızda, önceden aldığımız biletlerimizle ne kadar isabetli davrandığımızı da anlamış olduk. Müzenin önünde metrelerce uzanan kuyruk, göz korkutucu boyutlardaydı. Yapıtlarıyla en son kırk yıl önce bu topraklara konuk olan Rothko, büyük bir ilgi ve merakla karşılanmıştı belli ki.

Bu benim Gemeente Müzesi’ne de ilk gelişimdi. Hollanda’nın yetiştirdiği en önemli mimarlardan olan H.P. Berlage’nın tasarladığı müze, 1935 yılında hizmete girmiş. Koleksiyonunu oluşturan 19. yüzyıl sonu, 20. ve 21. yüzyıl sanatı; Mondriaan, Picasso, Jawlenski, Severini, Jan ve Charley Toorop, Kandinsky, Daumier, Rodin gibi sanatçıların yapıtlarıyla Hollanda’nın en önemli müzeleri arasındadır. Müze binası da bence başlı başına bir sanat yapıtı.

Gelelim müzenin önemli konuğu Mark Rothko’ya (1903-1970). Rothko, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Rusya’da doğmuş ancak Rus ordusu tarafından oğullarının askere alınmasını engellemek isteyen babası ve ailenin geri kalanıyla 1913’te Amerika’ya göç etmiştir. Oldukça başarılı bir eğitim hayatı olan Rothko’nun sanatla tanışması 1923’te bir arkadaşı sayesinde olmuştur. Daha sonra New York School of Design‘da dersler almaya başlamıştır. Burada Kübist sanatçı Max Weber’den aldığı dersler ile duygusal ve dini dışavurum için bir araç olarak görmeye başlamıştır. İlk dönem yapıtlarında özellikle Alman Dışavurumcular ve Klee’nin etkileri hissedilir. Mitolojik, konuları ele aldığı yapıtları zaman içinde değişmeye başlar. Amerikan sanatının kavramsal bir sonla karşı karşıya olduğu gerçeği onu korkutur.

Rothko, bugün özellikle 1950’lerden sonra yaptığı büyük renk alanlarının kapladığı, büyük boyutlu tuvalleriyle bilinir. Color-field painting ya da eleştirmen Greenberg’in ifadesiyle post-painterly abstraction denilen bu türden yapıtlarında Rothko, tuvallerine katman katman boyalı alanlarla kaplar. Bu alanlar, bir derinlik algısı yaratarak, renk kutularının sanki boşlukta yüzdüğü hissini yaratırlar. Bu şekilde sanatçı, çeşitli ruh hallerini ve duyguların iletilmesini sağlamak ister.

Kullandığı canlı renkler, 50’lerin sonuda koyulaşmaya başlar. Onu ‘renkçi’ olarak adlandıranlara şiddetle karşı çıkarak “Ben renkle ilgilenmiyorum bile” der. Asıl söylemek istediğini dil kullanmadan ifade edebilmektir derdi. Renk onun için bir araç olacaktır. İzleyiciyle bire bir iletişime geçebildiği bir alandır tuvali. Onun için, kutsal olanı ve hatta neredeyse tanrısal olanı ifade etmeye yarayacaktır renk. “Resimlerimin önünde durup gözyaşı dökenler, benim onları yaparken yaşadığım dini deneyimi yaşıyorlar” diyecektir. Mark Rothko da tıpkı Piet Mondriaan ve Wassily Kandinsky gibi sanatın ruhani yönü üzerinde duracaktır. Bu açıdan müzedeki en güzel buluşma, Mondriaan (Victory Boogie Woogie- 1942-44)ve Rothko’nun (Untitled- 1970) en son yapıtlarının yan yana asılması olmuştur.

İnsanların tıklım tıkış doldurduğu salonlarda, Rothko’nun yapıtlarına yaraşacak olan sessizliği bulmak mümkün olmadı ne yazık ki. Ancak Amerika’daki koleksiyonlardan gelen bunca yapıtı bir arada görebilmek de elimize sık sık geçen bir fırsat değil. Sergi kalabalığının elverdiği ölçüde çekebildiğim fotoğraflar ve müzenin hazırladığı kısa ve ilginç bir video ile başbaşa bırakarak ayrılıyorum şimdilik aranızdan.

 

No Comments »

Farelerinizi pembe mi alırdınız mavi mi?

Geçenlerde bir yakınımın minik torununu görmek, onun yeni doğan kokusunu içime çekmek üzere ziyaretlerine gittim. Minik pembe bir yüz, küçük bezelye parmaklar ve inceden odaya yayılan bir mırıldanma ile karşılaştım. Beklentilerimden farklı değildi bu. Bebek dediğin tam da böyle olmalıydı. Bebek kokulu, pembe ve yumuşak…
Gelince yapmam gerekenlerden ilki bebek için hazırlanan bir defteri doldurmak oldu. Adım, nereden geldiğim, yaşım, anne ve babayı ne zamandır ve nasıl tanıdığım, bebek büyüyünce onunla yapmayı hayal ettiklerim… -Yıllar sonra böylesi bir defter ortaya çıktığında nasıl hissedileceğini, tatlı dostum Noni bana dün hatırlattı gönderdiği bir mesajla. Seksenli yılların sonunda ona hediye ettiğim ve içine de yazdığım bir hatıra/dostluk defterini fotoğraflayıp yollamış. Şaşırdım, duygulandım, mutlu oldum!- Bu pembiş kız da ileride defteri açıp okuduğunda benzer hislerle dolacaktır eminim.
Peki böylesi bir bebek ziyaretinde ne ikram edilir Hollanda’da? Beschuit denilen, yuvarlak, etimek benzeri bir bisküviye yağ sürülüyor ve muisjes (farecikler) denilen bir tür şekerleme dökülüyor üstüne. Kızlar için pembe-beyaz muisjes, erkekler için mavi-beyaz muisjes ikram ediliyor. Bu şekerlemelere farecikler denmesi de içinde anason bulunmasından kaynaklanıyor. Anason şekli itibariyle minik bir kuyruğa sahip, şeker ile kaplanınca da minik farelere benziyor haliyle. Aslında bunlar bize çok da yabancı değil. Geleneksel şekerlemelerin satıldığı minik dükkanlarda anasonlu olanlar Türkiye’de de hala satılmakta. Yemek sonrası ağız kokusunu gidersin diye ikram ediliyor bazı lokantalarda da.
Hollanda’da bu gelenek onyedinci yüzyıl başlarına kadar dayanıyor. Anason bitkisinin anne sütünü arttırmaya yarayan özelliği aslında bugünkü kullanımına yol açmış. Misafire her ikram edilen bisküviye anne de eşlik edince, bebeğin ihtiyaç duyduğu anne sütü de artmış oluyor. Bence güzel bir anlaşma. Tatlı yiyelim ki tatlı konuşalım, düşünelim ve büyüyelim ama değil mi?
Sonuçta bakıldığında her kültür diğerinden gelenek ve alışkanlıklarıyla ayrılıyor. Her ne kadar farklı yollar da seçseler hayata dair şeyleri kutlamak, yaşatmak ve sürdürmek için, aslında genelde hep olumlu düşüncelerle yola çıkılıyor. Minik pembiş bir bebeğin gelişi ile yediğim pembe farecikler de yine başka bir kültürün renkli dünyasına kapı açmış oldu.
Güzellikler dolu günler diliyorum, her ne kadar zor günlerden geçsek de….

No Comments »