Tülay’ın Atkısı

Ye kürküm ye

Bu aralar harıl harıl tezimin Haarlem ile ilgili kısmı üzerinde çalışırken elimden sayısız metin geçiyor; kitaplar, makaleler, sergi katalogları, dergiler… Yazdığım bu kısımda, Haarlem kentinde çalışmış olan ressamların, 17. yüzyıl Hollanda resmine katkıları, getirdikileri yenilikler ve kısaca hayat hikayeleri üzerinde duruyorum.

Haarlem deyince akla ilk gelen ressam, Rembrandt’ın çağdaşı ve onun gibi dünya resminde çığır açan sanatçılardan biri olan Frans Hals. Hals, Haarlem’deki atölyesinde birçok önemli ‘Altın Çağ’ ressamını yetiştirmiş ve kendilerine göre farklı özellikler taşıyan bu sanatçılara yol göstermiştir. Bunlardan öne çıkanlardan biri, Flaman kökenli Adriaen Brouwer’dır.

Adriaen Brouwer (1605-1638), Flaman topraklarından gelirken, Yaşlı Pieter Bruegel’in tuvaline taşıdığı köylü betimlerini de getirmiştir. Haarlem’de Van Ostade kardeşler başta olmak üzere ve daha sonra da onların yapıtları aracılığıyla Low-Life Scenes denilen ve alt sınıftan insanların betimlendiği bu türden yapıtların önünü açmıştır. Meyhanede, sokakta, panayırda içki içen, kağıt oynayan, kavga eden, dans edip söyleşen köylüler onun tuvallerinde hayat bulurlar. Brouwer’ı farklı kılan ise, figürlerinin psikolojisini hem yüzlerine hem de vücutlarına yansıtabilmesi olmuştur. Bunu yaparken de kendince mizahi bir dil kullanır. Bu açıdan önemli bir gözlemci olarak görülür.

Bu yazıyı asıl yazma sebebim ise, Brouwer’ın bir makalede karşılaştığım kişilik özelliğine değinmek. Ressam, betimlediği bu insanlar arasında kendini rahat ve mutlu hissediyor. Başka ressamlar gibi, alt sınıftan bir insan topluluğunu, mümkün olduğunca ‘tarafsız’ bir şekilde tuvale aktarmak değil niyeti. Tam da içlerinden biri gibi yaşıyor ve öyle de davranıyor. Toplumdaki ikiyüzlülüğe dayanamayan Brouwer bir bohem olarak tanımlanmış. Parasını meyhanelerde harcayan, yarınını hesaplamayan, doğal ve samimi bir insan. Bu özellikleri de birçok söylentiye ve efsaneye neden olmuş zaman içinde. Bana göre can alıcı bu efsanelerden biri söyle gelişir; yeni aldığı bir takım elbise sebebiyle, ondan bir düğünü ‘onurlandırmasını’ istemişler. Oraya gittiğinde herkesin yeni kıyafetine ettiği iltifatlar üzerine, bir kase et suyunu üzerine boca eder “herkesin ettiği bu güzel iltifatları, kıyafetlerimin bu lezzetli et suyundan faydalanmasını sağlayarak kutlamak gerek. Neticede düğüne davet edilen kıyafetlerimdi, ben değil” diyerek, çağlar ve kültürler arası bir his birliğini göstermiştir bizlere.

Sanatçıların yapıtlarına bakarken, onların kişilik özelliklerini ya da özel hayatlarını da hesaba katıp yorumlamak mümkün olduğu gibi, sadece yapıta odaklanmak, dönemi ve çağlar arası etkileri üzerinde durmak da mümkün. Ancak, onları bizlerden biri yapan bu tip küçük öykülerin, artık elimize sadece yapıtları kalmış bu insanları, yeniden ete kemiğe büründürdüğünü düşünüyorum.

Resim:

Adriaen Brouwer, Sigara İçen Adamlar, 1637

New York Metropolitan Museum of Art

No Comments »

Yeni Sanat

Tam olarak ne zaman başladı hatırlayamıyorum. Çocukluğumda gördüğüm Van Houten posterleri mi, Prag’ın her yerine damgasını vuran Mucha’nın çalışmaları mı, yoksa Brüksel’de sokakları boydan boya çevreleyen zarif mi zarif binalar mı beni böylesine etkiledi bilemiyorum. İstiklal Caddesi’nde Botter Apartmanı’na her vardığımda karşısında öylece durup, ayrıntılarını uzun uzun seyrettiğim günler olmuştur. Raimondo D’Aronco’nun İstanbul’a kazandırdığı sayısız yapıttan biridir bu bina. D’Aronco, II. Abdülhamid’in emrinde yaklaşık olarak 16 yıl çalışan İtalyan bir mimardı. Yıllar geçip de sanat tarihi yüksek lisansımı yaparken hazırlamam gereken bir ödev için D’Aronco’nun Beşiktaş Serencebey’de yaptığı Şeyh Zafir Türbesi’ni seçmem tesadüf değil. Bu, ‘Yeni Sanat’ın beni uzunca bir süredir büyülü etkisinde tutuyor olmasının sonuçlarındandır ancak.

Süslemeci, bitkisel kıvrımları ve olanca zarafetiyle en sevdğim dönemlerin başında gelir. Fransızca’daki kullanımıyla Art Nouveau, Avrupa’da 19. yüzyılın 20. yüzyıla kavuştuğu zamanlarda ortaya çıkmış, mimari, resim, heykel, grafik, cam, seramik, mobilya ve takı tasarımı gibi farklı alanlarda varlığını yoğun bir şekilde hissettirmiştir. İlhamını özellikle de doğadan alan bu üslüp her ülkede farklı isimlerle ve kendine has özellikleri ile karşımıza çıkar. Bazı yerlerde daha geometrik, bazı yerlerde daha da girift motifler görülür. Kadın, onun kıvrımlı bedeni, rüzgara kapılmış dalga dalga saçları yine ilham kaynaklarındandır.

Hollanda’da Art Nouveau, ya da buradaki adıyla Nieuwe Kunst geriye harikulade eserler bırakmıştır. Özellikle de Amsterdam Okulu’nun Dışavurumcu özellikler taşıyan birbirinden ilginç binaları, Den Haag kentinin her köşesini kaplayan ve Art Nouveau’nun Avrupa genelinde taşıdığı özellikleri sergileyen yapılar, bu yapıların cephelerini süsleyen seramik panolar, kitap ciltleri, duvar kaplamaları, mücevherler, mobilyalar… Sokaklarda, müzelerde hala birçok örneği ile karşılaşabilirsiniz.

Geçen hafta Den Haag Gemeente Müzesi’ne Rothko sergisi için gidişim bana yine bambaşka bir dünyanın kapılarını araladı. Amsterdam Okulu mimarlarından H. P. Berlage’nın yaptığı müze binası, ana sergi salonlarının yanı sıra birçok nişten de oluşuyor. Öylece resimler arasında dolaşırken, kalın perdelerin ardında birşeylerin olduğunu fark ettim. Araladığım o ağır perdelerin arkasında bambaşka bir dünya çıktı ortaya. Bu oda, tüm ayrıntılarıyla varlığını sürdürebilmiş, ilhamını bütünüyle doğadan almış. Ahşap oymaları, metal sobası, duvarlardaki batik kaplamaları, sandalyeleri, dolaplardaki seramikleriyle, sofasıyla, Art Nouveau’nun ihtişamını yansıtan bir iç mekân burası. Sanatçı Gerrit Willem Dijsselhof‘un (1866-1924) Amsterdam’da yaşayan dermatolog W. van Hoorn için tasarladığı, bitki ve hayvan dünyasının büyüsünün her köşesine nakşedildiği bu iç mekân, müzenin açıldığı 1935’ten beri bu şekilde sergilenmekteymiş. Odadaki eşyalar Dijsselhof’un kendisi tarafından tasarlanmış, nakış işleri Dijsselhof’un müstakbel eşi Willy Keuchenius tarafından yapılmış.

İngiltere’de, Art Nouveau‘nun bir kolu olarak görülebilecek, Arts and Crafts Movement‘in da temel çıkış noktalarından biri olan ve özellikle de John Ruskin ve William Morris’in yazdıklarında temellenmiş olan düşünceyle yakınlık gösterir bu oda; el emeğinin, özgünlüğün, doğanın güzelliklerini yansıtır. Endüstri çağının getirdiği seri üretim, estetikten yoksun, birbirinin kopyası eşyalar, mekânlar, yaşamlardan uzak, doğaya, öze yakın, daha insana dairdir. İnsana dair olana daha da uzaklaşmamak dileğiyle…

No Comments »