Tülay’ın Atkısı

Çıldırmak işten değil!

Bahar geldi ya, etrafta renk renk çiçekler arz-ı endam etmeye başladılar bile. Çiçekleri severim, birçoğumuz gibi. Kır çiçekleri başımın tacı, ancak lale var ya lale… Onun yeri bambaşka. İstanbul’un caddelerini, parklarını baharda rengârenk bezeyen bu narin çiçeği Hollanda’da daha ziyade evlerin bahçelerinde ya da Keukenhof ile Noordoostpolder (burası ile ilgili yaklaşık 3 yıl önce bir yazı yazmıştım) gibi uçsuz bucaksız lale tarlalarına dalmak suretiyle görmek mümkün.
Bugünlerde Frans Hals Müzesi, her yıl yaptığı gibi, koleksiyonunu taze lale ve bahar çiçeklerinden oluşan harika buketlerle zenginleştiriyor. Bu yıl 20 Mart- 17 Mayıs tarihleri arasında, güzelim 16. ve 17. yüzyıl yapıtlarının yanında, altında, etrafında sanatçıların tasarladıkları vazolar içersinde sergilenen güzellikler, müze ziyaretine ayrı bir renk, koku ve heyecan katıyor. Tabii, böylesi bir serginin Haarlem’de yapılması şaşırtıcı değil çünkü Haarlem 17. yüzyıldan beri bloemenstad (çiçek şehri) olarak anılıyor. Dükkanlardan, pazarlardan aldığımız buket buket çiçekler buranın verimli topraklarında yetişiyor.
Ancak laleyi diğer çiçeklerden farklı kılan bir özellik daha var ki, şimdi ondan bahsetmek isterim: Çoğumuzun bildiği gibi ilk lale soğanları Osmanlı İmparatorluğu’ndan, Kutsal Roma İmparatoru Ferdinand’ın elçisi olarak bulunan ve yazdığı “Türk Mektupları” (bu mektuplar ilk gezi edebiyatı örneklerinden sayılır) ile bilinen Ogier Ghiselin de Busbecq’in (1522-1592) vasıtasıyla Batı’ya gelmiştir. Busbeq aynı zamanda bir bitki uzmanı olarak lale soğanıyla ilgilenmiş ve soğan örneklerinden yakın arkadaşı Carolus Clusius’a göndermiştir. Clusius o dönemde Hollanda’nın ilk üniversitesi olan Leiden Üniversitesi’nde Hortus Botanicus’un başında bulunuyordu. Bu bahçe tıbbî araştırmalar için kullanılan, kullanılacak olan bitkilerin yetiştirildiği bir yerdi. Lalenin Hollanda topraklarındaki serüveni de bu şekilde başlamış oldu. Lale kısa bir süre sonra narin, uzun boynu ve parlak, göz alıcı taç yaprakları ile çok insanın gözdesi haline geldi.
Çalışmalar sonucunda farklı renklere ve değişik taç yapraklarına kavuşan bu güzellik, bir arzu nesnesi halini almaya başlamıştı. 1636-37 yılları arasında lale spekülasyonu ile fiyatları inanılmaz şekilde artan (bir) lale soğanı karşılığında Amsterdam kanallarının yanı başındaki evlerini, arsalarını, ineklerini ve değerli eşyalarını satıyorlardı. Tarihe Lale Çılgınlığı olarak geçen bu olay, soğanın değerinin düşmesiyle sönmüş ancak çok insanın da yüreği yanmıştır.
Böylesi bir çılgınlık halini dönemin sanatçıları da yapıtlarında işlemiştir doğal olarak. Hendrick Pot’un “Flora’nın Karnaval Arabası” (1640) adlı yapıtında, ellerinde lale bulunan çiçek tanrıçası Flora karnaval arabası şeklindeki zafer arabasının üstünde bulunuyor. Hendrick Pot, arabayı takip edenleri alaya almıştır. Denize doğru giden araba, yakında sularda kaybolacaktır. Arabayı arkadan takip edenler de, Haarlem’in, lale spekülsyonuna fazlasıyla para kaptıran, dokumacıları. Boş umuda kapılan herkes gibi, onların da sonu hüsran olacaktır. Yine aynı dönemde Cornelis Danckerts’in yaptığı bir gravür, müze duvarlarında sergileniyor. “Flora’nın Ahmak Başlığı” (1637) adlı yapıtta insanlar 17. yüzyılda çok yaptıkları gibi bir tavernada değil bu ahmak başlığının altında buluşmuşlardır. Flora, bindiği eşekten arkasındaki kızgın kalabalığa, yaklaşmamaları yönünde işaretler yapar. Bir grup insan da, artık bir değeri kalmayan lale soğanlarını gübreliğe dökmekteler. Jan Brueghel II’in “Lale Ticareti Alegorisi”nde ise insanların yerini maymunlar almıştır. İnsanların ahmaklıklarıyla dalga geçen bu yapıt bir kara mizah örneği olarak, diğer yapıtlar arasında yerini alıyor.
Sadece bu türden yapıtlarda değil, natürmortlarda, tür resimlerinde ayrıntı olarak ve lale kitaplarındaki çizimleri ile baş tacı da edilmiştir bu cânım çiçek. Müzede tabii ki onları da görmek, onların o güzel renkleri arasında hayale dalmak mümkün. Olur da vaktiniz olursa ve yolunuz Hollanda’ya düşmüşse siz de bu renkli cümbüse katılın, bence. Öyle bir fırsatınız yoksa, aşağıdaki fotoğraflar da size eşlik edebilir.

No Comments »

Çocuk oyunu

Sabahına kötü uyandığımız günlerimiz var; yüzümüzü düşüren, yüreğimizi daraltan, umutlarımıza gölge eden… Hayatta dertlenecek şeylerimiz var hepimizin. Sonra bir sabah omuzları çökmüş bir halde yolda yürürken, başın önde, böyle birşeyle karşılaşırsın; bir çocuk oyunuyla. Renklere bulanmıştır kaldırımlar; kuşlara, kelebeklere teslim olmuştur o gri taşlar ve işte o an yüzünde kocaman bir gülümseme belirir. Bir çocuk gibi ele almak lazım bu hayatı. Pek bir sevdiğimin dediği gibi: “hayat canını sıkmaya değmeyecek kadar çabuk geçip gidiyor.” Tadına varmak lazım; anın!

No Comments »