Tülay’ın Atkısı

Bit pazarının böylesi

Dükkân dükkân gezip alışveriş yapmayı seven biri olmadım sanırım ben hiç. Özellikle de İstanbul’un neredeyse her köşebaşını parselleyen AVM’ler hayatımıza girdikten sonra, dükkân gezmenin iyice keyfi kaçtı bana sorarsanız. Birbirinin tıpkısı mağazalar arasında, gözümüzü alan ışık, kulağımızı tırmalayan yüksek volümlü müzik eşliğinde dayatılan güzellik anlayışı ve markalar ile ‘keyifli’ bir gün geçirdiğimizi sanıyoruz, ya da sanmamızı sağlıyorlar gibi hissediyorum ben hep. Tabii ki benim de ihtiyaçlarım oluyor ve ben de kendimi zaman zaman bir AVM’nin içinde buluveriyorum. Ancak, küçük butikler, özgün tasarımların satıldığı minik dükkânlar, süpermarkete benzemeyen karakterli kitapçılardan yana kullanıyorum hakkımı daha ziyade.

Hollanda’da çok sayıda AVM yok neyse ki. İnsanlar genelde, hâlâ, şehir merkezlerindeki dükkânlardan alışverişlerini yapıyorlar. Özellikle de sokak aralarında konumlanmış özel, güzel dükkânları keşfetmek en heyecanlı kısmı işin. Haarlem, Den Bosch, Utrecht ve Amsterdam gibi kentler, bu açıdan oldukça zengin yerlerden.

Bir de buralarda, haftanın, ayın ya da mevsimin belirli zamanlarında gidilen büyük pazarlar var. Bir kısmında yiyecek ve yeni ürünler satıldığı gibi, ikinci el, el yapımı şeyler de satılıyor. Ya da sadece kitap veya plaklar, CD’ler satan pazarlar… Noordermarkt, Dappermarkt, Aelbert Cuyp, Leiden müzik pazarı, Spui ya da Deventer kitap pazarı gibi.

Bit pazarı deyince ise akla gelen en ‘büyük’ ve güzel pazar IJ-Hallen pazarı. Burası 750 kadar tezgâhı ile Avrupa’nın en büyük bit pazarı. İlk kez geçen kış arkadaşımla gitmiştim. Gördüğüm manzaraya inanmakta güçlük çektiğimi hatırlıyorum. Bu bit pazarı, Amserdam Noord’da (Kuzey Amsterdam), yük gemilerinin yanaştığı rıhtımdaki büyük hangarlarda kuruluyor. İki büyük kapalı alanda, bir de bu ikisi arasındaki boşlukta dışarıda yer alan yüzlerce tezgâh var (Ben Temmuz ayındaki pazara uğradım. Söylediklerine göre bu yıl ikinci hangar sene sonunda açılacakmış yeniden). Aradığınız herşeye ulaşabilmek mümkün. Hem de inanılmayacak kadar düşük fiyatlara. Giyim, mobilya, mutfak eşyaları, oyuncaklar, fotoğraf ve dikiş makineleri, plaklar, el işlemesi ürünler, takılar, çantalar, ayakkabılar, şapkalar, ibadet amaçlı ürünler, makyaj malzemeleri, hiç kullanılmamış ihraç fazlası ürünler diye uzunca bir liste yazabilirim buraya. Herkesin kullanılmış ürünlere aynı sıcaklıkla yaklaşmayacağını tahmin ediyorum. Burası sırf tezgahları karıştırmak, o renkli dünyanın büyüsüne kapılmak, insanları izlemek ve eğlenceli bir gün geçirmek için birebir. Kahve- elmalı tart molası verebileceğiniz yerler var. Karnınızı doyurmak için birçok alternatif de bulunuyor.

IJ-Hallen ayda bir kez bir haftasonunda açılıyor. Kışa kadar tarihler şu şekilde 15-16 Ağustos, 12-13 Eylül, 3-4 ve 24-25 Ekim, 14-15 Kasım. (9.00-16.30 saatleri arasında)

IJ-Hallen’a giriş kişi başı 5 € (Çocuklar 2 ). Amsterdam Noord’da bulunan bu pazara ulaşmak da oldukça kolay. Amsterdam Merkez Tren İstasyonu’nun (Amsterdam Centraal Station) arkasından kalkan ücretsiz feribotlarla (906 numara ile NDSM-Werf yönüne) yaklaşık 10 dakikada oraya varabiliyorsunuz. Ya da yine istasyonun ordan 91 ve 94 numaralı otobüsle Klaprozenweg durağı veya 35 numaralı otobüsle Atatürk durağında inerek ulaşabiliyorsunuz.

Eğer oldukça küçük bir bütçeyle Amsterdam ziyaretlerinize farklı bir renk kazandırmak ve eğlenceli bir gün geçirmek isterseniz IJ-Hallen iyi bir alternatif. İyi alışverişler…

No Comments »

St. Hubertus Av Köşkü

Çoğumuz seyahatlerimizde gideceğimiz yerlerdeki önemli yapıları görmek üzere listemize not düşeriz. Belirli sebeplerden bu yapların önemi vardır. Mimarının çılgınlıkları, yüzyıllara meydan okuyuşu, estetik açıdan bize cazip gelmesi, büyüklüğü ya da küçüklüğü, ailevi sebepler, dini sebepler, duygusal sebepler, sebepler, sebepler… Mimari, hayatımızın tam merkezinde olan, bir sanat türü. Son birkaç on yılda hızlı yapılaşmanın hayatımıza kattığı yapılardan tabii ki bahsetmiyorum ancak hayatımızı güzelleştiren ve varlığından mutluluk duyduğumuz niceleri de yok değil.

Dünyanın en büyük Van Gogh resimleri koleksiyonlarından birine (Patates Yiyenler, Café Terrace at Night, Pont de Langlois gibi resimler buradadır) sahip olan Kröller Müller Müzesi’ne yıllardır istediğim ziyaretimi yakın zamanda, hem de kısa aralıklarla iki kez, gerçekleştirdim. Kröller Müller Müzesi, yaklaşık olarak 55 km²lik bir alanda bulunan Hoge Veluwe Milli Parkı’nın içerisinde yer alır. Müzenin kendisi hem mimarisi, hem heykel bahçesi hem de sergilediği yapıtlarla daha sonra ele alacağım görkemli bir yer. Ancak Hoge Veluwe Parkı’nı doğası dışında özel kılan özelliklerden birisi daha, Kröller Müller ailesinin H. P. Berlage’ya yaptırdıkları özel mülkleri St Hubertus Av Köşküdür.

Kröller Müller ailesi, ticaret ve maden eritme ocakları ile demir cevheri nakliyesi yapan gemicilik şirketleri ile 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında Hollanda’nın en varlıklı ailelerinden olmuştur. Zenginlikleri yüzyıl başında o kadar artmış ki yatırımlarını toprak almak ve bir sanat koleksiyonu oluşturmak yönünde kullanmışlar. Hollanda’nın doğusuna doğru aldıkları büyük arazilerde, hem kendilerine bir sayfiye evi hem de Helene Kröller Müller’in yıllarını ve birikimini kullanarak oluşturduğu koleksiyon için bir müze yaptırmışlar. Anton Kröller av tutkusu olan biri olarak, satın aldığı topraklarda dostlarıyla avlanmak üzere gittiğinde kalacağı bir av köşkünün yapımı için 1913-19 yıllarında kendi hizmetlerinde çalışan mimar Hendrik Petrus Berlage’yı (1856-1934)’ya görevlendirmiş. Amsterdam Borsa binası başta olmak üzere, en önemli yapıtım dediği Den Haag’taki Gemeente Müzesi sahil birçok önemli yapıya imza atan Berlage, bu önemli sipariş için hemen kolları sıvadı.

Helene ve Anton daha önce duydukları bir hikayeden yola çıkarak, köşkü yapılış amacına uygun bir şekilde isimlendirmeye karar verirler; St. Hubertus. Aquitane Dükünün en büyük oğlu olarak dünyaya gelen Hubertus (656-727), karısının doğum sırasında ölümü sonrasında kendini avlanmaya verir. Kutsal Cuma gününde insanlar ibadetlerini gerçekleştirmek üzere kiliselere gittikleri bir zamanda, Hubertus yine av peşindedir. İşte o anda bir imgelem belirir. Bu bir geyiğin boynuzları arasında görünen bir haçtır. O sırada duyduğu bir ses ona, Tanrı’ya dönmez ve kutsal bir hayat yaşamazsa cehenneme düşeceğini söyler. Maastricht piskoposu Lambert’in ruhani önderliğinde bir manastıra kapanıp dini bir hayat sürdürmeye başlayan Hubertus, daha sonra Liège (Luik) piskoposu olur. St. Hubertus, avcıların, orman çalışanlarının, köpeklerin, okçuların ve matematikçilerin koruyucu azizidir.

Hubertus’un öyküsü tüm yapıda kendini hissettirir. Üzerinde büyük bir haç olan kulesi, ve iki yana, bir geyiğin boynuzları gibi açılan kanatlarıyla yapının planı başta olmak üzere bu öyküden beslenir. Tamamı gönüllü olan rehberlerin önderliğinde adım adım başlayınca tur, ne kadar ilginç bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Büyük kapısından içeri girdiğimizde karanlık bir holde buluyoruz kendimizi. Holdeki vitraylı camlar St. Hubertus’un öyküsünü aktarıyorlar. Boynuzlarının arasında haç beliren geyik, vitrayın merkezini oluşturyor (tam bu noktada bende de bir ışık yandı. Özellikle çocukluğumda televizyonda reklamlarını merakla izlediğim Jägermeister‘ın logosuydu bu! Bir yetişkin olarak şimdi tadını sevmesem de, çocukluğumdan bir imge sonunda bir anlam kazanmıştı). Rehberimiz, Berlage’nın çok titiz ve biraz da takıntılı bir mimar olduğundan bahsetti. Geometrik kesinlik ve simetriye verdiği önem yapının her yerinde kendini belli ediyor. Doğal taş ve sırlı tuğla ve seramikler yapının ihtiyacı kadar özel üretilip getirilmiş. Berlage bunları tek tek hesaplamış; merdiven basamakları, duvar köşeleri, süpürgelikler derken her amaç ve her yer için ayrı ayrı… Yapının birçok odasında kasetli tavanlar, odalarda bir daha yeri değiştirilemeyecek şekilde, o odalar için yine Berlage tarafından özel tasarlanan kitaplıklar, masalar, dolaplar, koltuklar var. Her biri simetrik bir şekilde, tam karoların üzerine gelecek şekilde yerleştirilmiş. Biraz bile oynatılsa simetriyi bozacak herşeyden kaçınılmış. Öyle ki, yemek masasının salonun ortasındaki yeri değiştirilemesin diye, özel bir halı yaptırılmış ve bu halının altına özel cam karolardan döşenmemiş (evet bu cam karolar böylesine zengin bir aile için bile pahalıydı. Ancak amaç, halının yeri kaydırılmasın ve masanın yeri değişmesin!) Bronzdan yapılan özel aydınlatma montürleri, kapı kolları, yapının ana temasına uygun heykeller, trenlerdeki gibi aşağıya doğru inen pencereler, duvarın içindeki vakumlu temizlik sistemi (yıl 1914!!, bu sistem son 20-30 yıldır lüks sayılabilecek evlerde ancak kullanılmaya başlandı), yine o yıllar için büyük bir yenilik olan asansör, merkezi olarak ayarlanabilen saat sistemi, elektriğini kendi üreten jeneratör sistemi, hizmetlileri bulundukları odaya çağırmak için kullandıkları özel bir iletişim sistemi, merkezi ısınma sistemi ve ortalarda kablo görünmesin diye tüm tesisatın tavanın üst panellerinden geçirildiği bir yapıdan bahsediyoruz. Elektrik düğmeleri bile odalarda hep aynı öne bakıyor ve simetrik bir şekilde sırlı tuğlalar arasına bulunuyor. Yapının herşeyiyle bizzat ve santim santim ilgilenen, yemek takımlarından koltuk kumaşlarına kadar herşeyi tasarlayan H. P. Berlage’nın Gesamtkunstwerk’i (bütünlüklü sanat yapıtı) sayılıyor bu av köşkü.

Önceleri Berlage’ya tanınan özgürlük alanının, Helene’in gittikçe işe karışması nedeniyle, daralmasıyla aralarında bir süre sonra anlaşmazlıklar başlar. Berlage daha fazla dayanamayarak, yerini Belçikalı mimar Henry van de Velde’ya bırakır. Yapı 1920’de tamamlanınca, aile boş zamanlarını burada geçirmeye başlar. Köşke tamamıyla yerleşmeleri ise 1930’ları bulur. Şimdilerde ise meraklılarının doğası, çevre düzenlemesi ve ilginç mimari özellikleri için ziyaret edebildiği bir yerdir. 2012’de restorasyona giren yapı iki yıl boyunca en ince ayrıntısına kadar temizlenip, tüm ayrıntılarına sadık kalınarak onarılmış. Yapılacak her iş için uzmanlar aylarını verip, özenli bir çalışma gerçekleştirmişler. Her ne kadar Hollanda dilinde de olsa iki video (bu ve şu), çalışmaları göstermesi açısından ilginç bir belgesel oluşturuyor.

Köşke, parkın Otterlo kapısındaki bulunan ücretsiz bisikletlere binerek ve yaklaşık olarak 5 kilometrelik bir yolda parkın tadına varılarak gidiliyor. Rehbersiz gezilemeyen köşk’e giriş ücretli (park için €8.80 köşk için €4) ve biletleri parkın girişindeki bilet gişesinden alınıyor. İşlerini severek yaptıkları belli olan gönüllü rehberler, hem Hollandaca hem de İngilizce olarak yapıyı en yetkin şekilde yaklaşık bir saatte gezdiriyorlar. St. Hubertus Av Köşkü, parka ayıracağınız sakin bir günü kesinlikle unutulmaz bir deneyime dönüştürüyor.

Jachthuis St. Hubertus

Hoge Veluwe Milli Parkı

No Comments »

Göz görünce…

“Bir göz görür, diğeri hisseder” demiş Paul Klee…

 

No Comments »