Tülay’ın Atkısı

Bruegel’ın Cadıları

Cadı deyince aklınıza ne geliyor? Bir burun hareketiyle istediğini gerçekleştiren Amerikalı sevimli sarışın ‘Tatlı Cadı Samantha’yı izlediğimiz o mutlu günler mi; vergi dairesinde, bankada ya da öğrenci işlerinde her işimizi zora sokan o sinir teyze mi; yoksa pamuk prensese o parlak kırmızı elmayı uzatan, çirkin, koca burunlu, sevimsiz yaşlı kadın mı?

Çocukluğumuzdan itibaren cadı kelimesi ve imgesi masallar, öyküler ve (çizgi) filmler aracılığyla hayatımıza dâhil oluyor. Ufak farklılıklarla da olsa bir “cadı” kalıp yargısı var. Bunu da 16. yüzyıl Flaman topraklarının büyük ustası Pieter Bruegel’ın (1526/30-1569)  cadı avlarının yoğun olarak yaşanmakta olduğu 1565 yılında yaptığı iki tane baskısına borçluyuz. Evet, tam da öyle; rüzgârda uçuşan saçlarıyla süpürgesinin üstünde bacadan dışarı uçan, büyük bir kazanın başında sihirli iksirini karıştıran, kara kedilerle dost (cadılar zaman zaman bu hayvanın bedenine girerek fark edilmeden hareket edebiliyorlardı- kara kedi görmenin uğursuzluk sayılması da bundandır) bu imgeyi ortaya koyan Bruegel olmuştur. İşte bu iki baskıdan yola çıkarak Utrecht kentindeki Catharijneconvent Müzesi, Albrecht Dürer’den Hans Baldung Grien’e, Jacques de Gheyn II’den Crispijn de Passe’ya, David Teniers II’den Bartholomeus Spranger’a uzanan, Bruegel’ın Cadıları başlıklı kapsamlı bir sergi düzenlendi. Ben de tabii ki görmeden edemedim!

15. yüzyılda tüm Avrupa’yı cadılar ve büyücülerle ilgili korku sardığı sıralarda onlarla ilgili ilk betimlemeler de yapılmaya başlanmıştır.  Bunun sebebi, yaşanmakta olan olağanüstü kötü hava koşulları (1560-1630 yılları o kadar soğuk geçmişti ki bu döneme Küçük Buzul Çağı adı verilmişti), bunun ekinlere verdiği zarar, 1517’de Martin Luther’in 95 maddeden oluşan tezini Wittenberg kilisesinin kapısına asarak başlattığı Reform hareketleriyle başlayan dinî çatışmalar, yaşanmakta olan savaşlar ve tüm bunların getirdiği huzursuzluklardı. Yaşanan tüm olumsuzluklar için aranan günah keçisi bulunmuştu -hâlâ da böyle değil mi?-! Ortaçağ’da şeytana yüklenen olumsuz anlamlara bir de cadı ve şeytanın kilise ile toplumu yıkmak üzere birleşecek olmaları fikri eklenince, bu etki kat be kat artmıştır. Şeytan ve cadı konusunda bir çözüm bulmaya çalışan yetkililer ve alimler, onların uğursuz sihirlerinden (malefica) ve gece yarısı buluşmalarından (sabbath) bahsediyordu. Sergideki birçok belge ve imgede bu buluşmaların nasıl betimlendiği görülebiliyor. Cadılarla ilgili bugüne gelebilmiş en eski betimleme 1451 yılında Martin Le Franc’ın yazdığı Le champion des dames‘da bulunuyor. Bu yapıtla birlikte Dominiken rahip ve engizisyon mahkemesi üyesi Heinrich Kramer’in 1485-86 yıllarında kaleme aldığı ve tarihteki en acımasız cadı avlarını başlatan ünlü yapıtı Malleus Maleficarum (Cadıların Çekici) serginin en önemli parçalarından birisi. Kramer’in yapıtı cadılığın çeşitlerini, cadıların nasıl tanınacağını, onların nasıl yargılanmaları ve cezalandırılmaları gerektiğini anlatan bir el kitabı niteliği taşıyordu. Bu yapıtı önemli yapan özelliklerden biri de daha önce hem kadınların hem de erkeklerin suçlandığı “cadılık eylemlerinin”, o tarihten sonra daha ziyade kadınlara has olduğu yönündeki fikrin yerleşmesinde etkili oluşudur. Bir noktadan sonra artık ‘cadı’ tanımı artık bir kesinliğe kavuştuğunda da (zararlı büyü yapan, şeytanla iş birliği yapan, bir tarikate üye olan, şeytanla cinsel ilişkide bulunan, sabbath toplantılarına uçarak giden) İtalya, güney Fransa, İsviçre Almanya, Hollanda, Flaman toprakları, İskandinav ülkelerinin yanısıra İngiltere ve Atlantik okyanusunun diğer ucundaki Amerika’da (en ünlüsü de 17. yüzyıldaki Salem Cadı Mahkemeleri) mahkemeler, suçlamalar, işkenceler ve idamlar ard arda gelmeye başladı.

Cadılar genellikle yakılarak cezalandırılıyorlardı. Bazen önce boğuluyorlar, bazen ise canlı canlı ateşin ortasına bırakılıyorlardı. Halka açık gerçekleştirilen bu idamlar birer uyarı niteliği taşıyordu. Cadıların yakıldıklarında ruhlarının bir daha dönüp, yaşayanları rahatsız etmeyeceklerine inanılıyordu. Sergide, cadıların insanlara yaşattıkları ‘kötülükler’i örnekleyen birçok yapıt bulunuyor. Roeland Savery’nin Ahırdaki Cadılar (1615) yapıtında, dört cadının süt çalmak ve çiftlikteki insanlarla hayvanlara hastalık getirmek üzere bekleştiklerini görüyoruz mesela. Ancak sergide resimler, gravürler ve kitapların yanı sıra cadılardan sakınmak için kullanılabilecek çeşitli muskalar, tılsımlar ve büyü bozmaya yaran nesneler; cadıların aslında sadece sihirbazlık yaptıklarını ve bunun da anlamanın çok zor olmadığının belirtildiği kitaplar, kara büyü yapmaya yarayacak türden nesneler (kafatası, kılıçlar); fahişelik veya cadılıkla suçlanan kadınların içine kapatılıp bir çöp toplama arabası üstünde tüm şehre rezil edildiği ahşap bir utanç cübbesi; kazanlar, doldurulmuş bir kara kedi, süpürge gibi cadıları betimleyen ve onların kullandığı düşünülen nesneler de bulunuyor.

Kendi çağında da önemli, tanınan bir sanatçı olan Pieter Bruegel’in açtığı bu yolda Hollanda ve Flaman topraklarında birçok sanatçı onun yarattığı bu imgelemden faydalanmışlar ve hayal güçlerini harekete geçirmişlerdir. Bunu da sergideki birçok resim ele veriyor. Bu renkli betimlerin hepsi de korkunç değil elbet. Bir kısmı da ayrıntılarıyla yüzünüzde kocaman bir gülümsemeye neden oluyor.

21. yüzyıla geldiğimizde aslında durumun çok da değişmediğini, (sosyal) medyadan ve etrafımızda olup bitenlerden açık bir şekilde takip ediyoruz. Artık bilgisayar, telefon ya da televizyon ekranlarına ‘anında düşen’ görüntüler 15. ve 16. yüzyılların cadı avlarını pek de aratan cinsten değil. Biliyoruz ki bir taraf kendini haklı göstermek, aklamak, üste çıkmak üzere diğerini günah keçisi haline getiriyor. Kadınlar maalesef hâlâ en mağdur olan ‘öteki’lerden, tıpkı Bruegel’in cadıları gibi.

Bruegel’in Cadıları (De Heksen van Bruegel/ Bruegel’s Witches) sergisi 31 Ocak 2016 tarihine kadar Utrecht Catharijneconvent (Hollanda), 25 Şubat- 26 Haziran 2016 tarihleri arasında da Brugge Sint-Janshospitaal’da (Belçika) görülebilir. Ufak bir tanıtım videosu da şurada! Sergiye bir de Renilde Vervoort’un doktora tezinden yola çıkarak yazdığı “Bruegel’s Witches: Witchcraft Images in the Low Countries between 1450-1700” adlı bir kitap eşlik ediyor. Vervoort’un doktora tezine ise buradan ulaşabilirsiniz.

No Comments »

Ayağını sıcak tut…

KumsalBirçoğumuz yüzmeyi severiz değil mi? Kışın insanın içini donduran soğuk aylarında, bir sonraki yaz güneşleneceğimiz sıcak kumsalları ve arada serinlemek üzere gireceğimiz denizin, atacağımız kulaçların hayalini kurarız. Hatta herkesin gönlünde yatan bir aslan vardır; Ege kıyıları, Akdeniz kıyıları ya da uzak diyarların masal kumsalları. Ben Ege Denizi’nin ve kumsallarının hasretini çekenlerdenim. Masmavi sularını ve insanın içini baymayacak sıcaklıktaki, zaman zaman da serin sularının hayalini kuruyorum yorulup, bunaldığımda.

Deniz ve yüzmek deyince aklımıza önce yaz mevsimi geliyor pek doğal olarak. Ancak Hollandalılar için bu durum her zaman için geçerli değil. 1960’lardan itibaren yeni yılın ilk günü denize dalmak, bu istisnaların başında geliyor. İlk birkaç sefer 1 ocak günü denize girenlerin sayısı iki elin parmağını geçmezken, yıllar içinde çığ misali artmış bu sayı. Şimdi özellikle Den Haag (Lahey) kentinin denize kıyısını oluşturan Scheveningen’den binlerce insan kendini Kuzey Denizi’nin soğuk sularına bırakıyor. Bununla birlikte, yine Kuzey Denizi’ne kıyısı olan yerlerden sayısızca insan bu geleneğin parçası olmak heyecanıyla yılın ilk günü koşar adım sahillere akıyor.

Ben de bu yıl bir arkadaşım aracılığıyla tam da bu ‘çılgınlığın’ içinde buldum kendimi. Yılın ilk günü kendimi soğuk sulara bırakacağımı söylediğim dostlarım ve yakınlarım buna pek de inanmadılar önce (ne kadar çok üşüyen biri olduğumu etrafımdakiler iyi biliyorlar tabi! Bir de içine atlayacağım deniz Ege ile karşılaştırılmayacak bulanık sularıyla bilinen Kuzey Denizi’ydi.). Fakat ben kararlıydım! “Böyle bir deneyim için demek ki 2016 doğru zaman” diye düşünüp döküldüm yollara arkadaşlarımla. Trenle Haarlem’in denize kıyısına, Zandvoort’a gittik. Gerçi asıl büyük etkinlik Scheveningen’daydı ama bir önceki akşamın yorgunluğundan çoğumuzun gözü Den Haag yolunu kesmedi 🙂 Gruplar halinde kumsalda toplanmaya başladık. Etkinlik saat 2’de başlayacaktı. Buraların ünlü bir sosis ve hazır çorba markası sponsoruydu etkinliğin. Katılan herkese turuncu renkli bir kar beresi verdiler. Öncelikle dans müzikleri eşliğinde biraz ısınma hareketleri yaptık. Ardından denize dalmak üzere harekete geçtik. Şansımıza, Hollanda için gerçekten istisna sayılabilecek güzellikte bir kış günüydü. Tepemizde, az da olsa ısıtan güneşle, kazaklarımızdan kurtulmak daha az zor oldu diyebilirim. Ancak ilk şoku ayakkabılarımızı çıkartıp da kumlara çıplak ayakla basınca yaşadık. Nasıl bir soğukluktu o anlatmam zor. Çıplak ayakla buz pistinde yürüdüğünüzü farz edin! Bir spor hocası eşliğinde, yeniden, yaptığımız ısınma hareketlerinden sonra başlama düdüğü çaldı ve herkes denize koşmaya başladı. O kalabalık ve heyecanla aslında ilk başta nasıl bir soğuklukla karşı karşıya kaldığınızı pek anlamıyorsunuz. Zaten denize girdikten birkaç saniye sonra da tüm vücut öyle bir uyuşuyor ki soğuğu neredeyse hissetmez hale geliyorsunuz.

Evet, gerçekten yaptım! Yazın bile, benim sınırımı biraz aşacak soğuklukta bir denize on kere düşünüp yirmi hamle ile girdiğim göz önüne alınırsa baya bir aşama kaydettim sayılır. Bu macera yaklaşık olarak 4-5 dakika sürmüş olmalı. Denizde attığım birkaç kulaçtan sonra kendimi hiç de sıcak kumlara atamadım ama çabucak havluma sarınıp, büyük bir hızla kurumaya çalışıp, hemen sıcak kıyafetlerime büründüm. Kumlarından bir türlü arındıramadığım buz kalıbı ayaklarıma çoraplarımı geçirip ayakkabılarımla onları buluştursam da, normal vücut sıcaklığına kavuşmaları neredeyse iki saat aldı. Hepimiz giyinip bir araya toplandığımızda, sponsor firmanın dağıttığı Hollanda’nın geleneksel kış çorbalarından olan bezelye çorbası ile içimizi de ısıttık. Ardından da bir kafede sıcak kakaolarımızı yudumlayıp, günümüzü değerlendirdik.

Çok eğlenceliydi. Bir daha yapar mıyım bilemiyorum ama çok da sanmıyorum. 2016 yılına, kendimden beklemediğim bir şey yaparak başladım. Her yeni yıl beraberinde umutlar da getiriyor. Aslında bir önceki seneye ait olan günden farklı olmasa da işte takvimdeki o son yaprak var ya (bu arada eski usül takvim kullanan kaldı mı acaba? Takvim deyince aklıma hâlâ amcamın evinde asılı duran Ülkü takvimi gelir), sanki o düşünce herşey yeniden başlayacak, daha güzel olacak umuduna kapılıyor insan. Umut güzel şey ve belki de hep şöyle düşünmek/hareket etmek lazım gelir ” ayağını sıcak tut başını serin, gönlünü ferah tut düşünme derin!” Her ne kadar ben daha ilk günden ayaklarımı sıcak tutamamışsam da…

Bu dalış neye benziyordu diye düşünecek olursanız da, buyrun buradan bakıverin.

No Comments »

Yeni yıl mektubu

Sevgili dostlar,

Fark ediyoruz ki aslında her yıl dilediklerimiz aynı ama bıkmadan usanmadan yine aynı şeyleri dilemeye devam ediyoruz, artık bu yeni yılda gerçekleşmelerini umut ederek… Mutluluğumuzu belirleyenlerin başında gelen şeylerden biri olan memleketin hali ortada. Umarım artık 2016’da barış ve uzlaşma kapımızı çalar, canlar yitmez. İnsanın insana saygı duyduğu, insanın hayvana ve doğaya saygı duyduğu, insan haklarına, yaşama hakkına, barınma ve eğitim haklarına, düşündüklerini paylaşabilme hakkına saygı duyulan bir yıl olur.

Bereketli, sevgi dolu, huzurlu ve sağlık dolu bir yeni yıl dilerim hepimize. Güzel düşünelim, güzel davranalım ki bir yerden başlasın güzellikler ve halka halka büyüyerek yayılsınlar.

Karşımıza çıkan tüm kapılar hayırlara, güzelliklere açılsın. Gönlümüzden geçen iyilikler yaşamımızın her anına yansısın.

Sevgiyle kalın…

No Comments »