Tülay’ın Atkısı

Mayflower’dan önceki son durak

IMG_7175Hollanda gibi küçük bir ülkede bu kadar fazla müzenin bulunuyor oluşu beni her zaman etkilemiştir. Yıllar yılı benim yaptığım ise, genellikle, asıl ilgi alanım olan 16. ve 17. yüzyıla ait resimlerin sergilendiği müzelere gitmek olmuştu. Buralara yerleştikten sonra ise bir tanıdığımla beraber, ayda bir ya da iki sefer değişik müzelere gitmeye çalışıyoruz. Müze kartımız olduğundan, her ay mailimize gelen müze haberlerini, gazetede çıkan ilginç sergi haberlerini ya da bir tanıdıktan duyduğumuz övgü dolu sözleri kendimize rehber yapıp, gezilip keşfedilecek yeni müzeyi belirliyoruz.

“Ne yapsak, nereye gitsek?” derken Leiden kentindeki American Pilgrim Museum fikri ile çıkageldi Anke. “Yıllarca orada yaşadım ama nasıl oldu da hiç duymamışım!” dedi sonra da. Ben de defalarca gittim bu güzel kente; Lucas van Leyden’ın görkemli ‘Son Yargı’ triptiğinin sergilendiği ve Leiden resminin öncülerinden Gerrit Dou ve takipçileri ile daha birçok sanatçının önemli yapıtına ev sahipliği yapan Lakenhal Müzesi‘ne ve yine yüksek lisans tezimi yazarken anatomi tiyatroları ve bilimle ilgili araştırmalarım için Boerhaave Müzesi‘ne ve güneşli bir günde, öylesine, bu güzel kentin sokaklarında kaybolmak üzere. Hollanda’nın ilk üniversitesinin kurulduğu (1575) bu kent, kanalları, antika pazarları, güzeller güzeli belediye binası ve üniversiteye ait botanik bahçesiyle Hollanda’nın en görülesi yerlerinden. Ama, hayır bu müzeyi daha önce duymamıştım ve kente bu müze sebebiyle giden birileriyle tanışmamıştım.

“Acaba neresiydi, şurası mı, bu sokaktan mı girilecek” diye düşünürken kendimizi Arnavut kaldırımlı eski bir sokakta yürürken bulduk. Sokağın sonundaki devasa Gotik kiliseye varınca sağımıza solumuza bir daha göz gezdirdik ve bir ortaçağ kapısının üzerine iliştirilmiş yazıyı gördük. Nasıl da saklamış kendisini bizden, nasıl da saklıyor sanki kendini herkesten. Daha yazılanları okumaya çalışırken kapı gıcırtı ile açıldı. Orta yaşlı bir adam “doğru yerdesiniz” dedi. Yavaşça daldık içeriye. Rutubetli, eskiye dair bir kokunun ele geçirdiği bu karanlık iç mekânda, bilgisayarının başında oturmuş çalışıyordu belli ki. İçerisi, erken bir saat olmasına rağmen gün ışığından pek nasibini almamış olduğundan, çok sayıda mum ile aydınlatılmıştı. Gördüğümüz bir müzeden çok, eski bir evdi; hem de çok çok eski. 1370 tarihini verdi bizi içeriye davet eden beyefendi. 14. yüzyılın sonundan beri ayakta kalmayı başaran bu Leiden’ın en eski evini mekân yapmıştı çalışmaları için Jeremy Bangs ve şimdi tam yanımızda durmuş bu önemli yapıyı anlatıyordu işte.

Hikâye kısaca şöyle: kendi ülkeleri İngiltere’deki dinî baskıdan kaçıp, 17. yüzyılda daha hoşgörülü olan Hollanda’ya gelen Kalvenistler, hem bir üniversitenin bulunduğu, hem de tekstil ve bira endüstrisinin geliştiği Leiden kentine mülteci olarak yerleşirler. Burada çocuklarını büyütmeye, üniversitede ders vermeye, gelişkin tekstil endüstrisinde çalışmaya, sebze-meyve yetiştirmeye, pazarda mallarını satmaya, ibadetlerini sürdürmeye başlarlar. Ancak bir yandan da fazla Hollandalı’laşmadan, kendi kimliklerini kaybetmeden ‘Yeni Dünya’da yepyeni bir başlangıca imza atmak isterler ve Pilgrim‘ler 1620 yılında Leiden’daki evlerinden çıkıp, Deftshaven’da demirlemiş olan İngiliz ticaret gemisi Mayflower‘a binerek bu hiç tanımadıkları yeni topraklara doğru yola koyulurlar. Korkunç deniz koşullarında yaklaşık 65 gün süren yolculukları sonucunda Plymouth, Massachusetts’e yerleşerek oradaki ilk yerleşimlerden birinin oluşmasını sağlarlar. Amerika’yı bugünkü Amerika yapan en önemli adımlardan birisidir bu.

Bu evde Amerika’ya gitmeden önce pilgrimlerin yaşayıp yaşamadığı bilinmese de (ancak bu eve bakıp ne gibi koşullarda yaşadıklarını hayal etmek zor değil), Bangs hem kendi araştırmaları ve doktora çalışmalarından ortaya koyduğu kitaplar ve belgeleri, hem de çeşitli arşiv çalışmalarından elde ettiği belgeleri ziyaretçileriyle paylaşıyor. Pilgrim‘lerin Leiden’da geçirdikleri yıllara dair bulabildiklerini paylaşıyor. Paylaşırken de tutkuyla anlatıyor, sorulara ayrıntılarla yanıt veriyor. Evin içinde sergilenen eşyalar, mutfak gereçleri, şamdanlar, müze giriş ücreti olan 5 Euro’yu koyduğu ve müze kasası olarak kullandığı kilise yardım kutusu, bebek beşiği, battaniyeler, deri ciltle kaplanmış tarihî kitaplar, duvardaki yağlıboya tablolar, zarif bir biçimde işlenmiş ahşap dolaplar, dinî bayramlarda geçit törenlerinde kullanılan İsa’nın çarmıha geriliş öyküsünün betimlendiği bayraklar, kadehler, sürahiler herşey 12.- 18. yüzyıla tarihlenmiş. (Bu eşyalar, Amerika’ya gittiklerinde yazdıkları kitaplarda ve belgelerde çizimler halinde karşımıza çıkıyor.) O kadar evin parçası olmuş ki tüm bu eşyalar, o kadar o ortaçağ evini gerçek kılıyorlar ki neredeyse Amerika’ya ilk göçen Pilgrim‘ler gölgede kalıyorlar. Ufacık, belki de 50 metre karelik, bir müzede geçireceğimiz bir yarım saati düşünürken, Pilgrim Fathers tarihinden, teolojiye ve sanat tarihinden mobilya tarihine kadar birçok alanda kitap ve makalelere imza atmış sanat tarihçisi Bay Bangs bizim, bilgi ve büyüleyici öykülerle (örneğin Amerika’daki Şükran Günü kutlamalarının Leiden’dan göçen Pilgrim‘lerle başladığını, bunun da Leiden’ın 1574 yılında İspanyol kuşatmasından kurtuluşunu kutlamak için düzenlenen etkinliklerle, Pilgrim‘lerin 1620’de Amerika’ya vardıktan sonra elde ettikleri ilk sağlam hasadı kutlamalarının bir sonucu olduğu gibi öykülerdi bunlar) dolu  neredeyse 2 saat geçirmemize ve hayranlıkla etrafa bakınmamıza neden oldu.

Evet, belki Hollanda’ya geldiğinizde ilk görmek isteyeceğiniz müzeler arasında bulunmayabilir burası ve hatta belki Leiden’ı ziyaret etmek dahi aklınıza gelmeyebilir, ancak ben bu yeni keşfettiğim küçük cevhere ve onu tutkuyla yaşatmaya çalışan sahibine hayran kaldım ve sizinle paylaşmak istedim. Sevgi ve tutkuyla ortaya konan herşey gibi, bu müze de sessiz ama kendinden emin bir şekilde kendisini ortaya koymuş.

American Pilgrim Museum

Beschuitsteeg 9, Leiden

(+31)71 5122413

Perşembe, cuma ve cumartesi  13-17 saatleri arasında açık.

No Comments »