Tülay’ın Atkısı

Işığın ve Mekânın Şairi

Cuma günleri sabahın erken saatlerinde renkli kurdeleli hasır şapkaları, omuzlarında asılı ahşap tekneler içine yığılmış sarı kocaman yuvarlak Hollanda peynirlerini bir De Waag’taki tartıya, bir de pazar meydanına koşuşturarak taşıyan güçlü kuvvetli adamların Alkmaar’a sayısız turist çektiği bir gerçek. Amsterdam’ın yaklaşık 40 km. kuzeyindeki bu minik kent, peynir satışının olmadığı peynir pazarı, Caesar van Everdingen’ın (1616-1678) org kapaklarını boyadığı etkileyici St. Laurens Kilisesi, minik kanalları ve 17. yüzyılı yaşatan tuğla binaları kadar, kilisenin hemen karşısında yer alan Stedelijk Müzesi’yle (Stedelijk Museum Alkmaar) de görülmeye değer bir yer. Son yıllarda, çok sağlam kalıcı koleksiyonu (Altın Çağ’da Alkmaar, Alkmaar kent portresi ve 1915-25 yılları arasında etkili olan Bergen Okulu resimleri) kadar etkileyici süreli sergilere de ev sahipliği yapan müze tekrar tekrar kente gitmek için en büyük sebeplerimden birisi. Birkaç yıl önce Amsterdam Müzesi ile ortaklaşa gerçekleştirdikleri Jacob Cornelisz. van Oostsanen sergisinin ardından geçen yılki Caesar van Everdingen ve Picasso in Holland, şimdi de Emanuel de Witte sergisi ile müze önemsenmeyecek gibi değil.
İlk monografik sergisi ile 400 yıl sonra doğduğu kentte onurlandırılan De Witte, kendi çağında oldukça tanınan, önemsenen ve hatta bugün de kilise içi resimleri deyince ilk akla gelen ressamlardan birisidir. Henüz 19 yaşındayken Alkmaar Ressamlar Loncası’na kaydolan De Witte, Delft kentinde natürmort resimleri ile tanınan Evert van Aelst’ın yanında eğitim aldıktan sonra Rotterdam’a, ardından da 1641 yılından 1650’ye kadar kalacağı Delft’e geri dönmüştür. Delft’te olduğu yıllarda dinî ve mitolojik konulu resimler kadar, bugün elimize geçen yaklaşık 130 kilise içi betimine de imza atmıştır. İlk dönemlerinde, diğer birçok ressam gibi, hayali kilise içi betimleri yapsa da 1650’lerden sonra Gerard Houckgeest ve Hendrick van Vliet ile birlikte yeni bakış açıları getirdiği gerçek kilise içi resimlerini de boyamaya başlamıştır. Meslektaşlarından farklı olarak ışık etkileri ve kilise içindeki figürlerle (insanlar kadar köpeklerle de) ilgilenen ressam, bunları yapıtlarında detaylı çalışmış, yapıtlarında figürlerin dekor değil, mekânın bir parçası olduğunu hissettirmiştir. 1652’de Amsterdam’a taşındıktan sonra, oradaki varlıklı müşterilerinin istekleri doğrultusunda farklı konulara (pazar yerleri ve az sayıda portre) yönelmekle birlikte yaklaşık kırk yıl boyunca geliştirerek tuvale aktardığı mimarî ve iç mekân betimlerine hep devam etmiştir. Amsterdam’da bulunduğu dönemde kilise içi resmeden tek ressam olduğundan, kentte yapıtları oldukça ilgi görmüş ve sipariş edilmiştir.
Bu kadar başarılı sanatsal bir üretimin ardında ise oldukça karanlık, kavgacı ve mutsuz bir insan bulunur. Değişken ve zor kişiliğiyle De Witte, bir ömür boyu borç içinde yaşamış, borçlu olduklarıyla, Gerard De Lairesse gibi meslektaşlarıyla kavgalara karışmış, ev sahipleriyle mahkemelik olmuştur (genellikle kalacak yer karşılığında o evde yaşadığı sürece yaptığı resimleri vermek istemediğinde sorun çıkmıştır). Ressamın hayatındaki sorunlar bununla kalmamış, kızı hırsızlık yaptığı için spinhuis diye bilinen mahkûmların çalıştırıldığı atölyelerde çalışmak zorunda kalmış, karısı da yine aynı suçtan dolayı darağacı sehpasında halka teşhir edilerek şehirden sürülmüştür. Kişisel sorunlarının yakasını bırakmadığı De Witte, 1692 yılında intihar ederek bunlara da bir son vermiştir. Hayatında bu kadar ciddi sıkıntılar yaşarken ve mutsuzluklarla yoğrulmuşken, nasıl bu kadar sakin, huzurlu, ışıkla yıkanmış yapıtlar verebildiğini anlamak mümkün değil.
Sergide, dünyanın çeşitli yerlerindeki müze ve özel koleksiyonlardan derlenerek neredeyse 330 yıl sonra yeniden bir araya gelen resimlerinde, sanatçının her türde yapıtlarına yer verilmiş. Kilisede kullanılan sandalyelerin sergi salonunun orta yerine yerleştirilmesi ve bir De Witte kilisesinin içindeymiş gibi hissettiren ışık düzenlemesiyle son derece zekice ve etkileyici bir ortam hazırlanmış müzede. Lonca ve evlilik kayıtlarının yer aldığı defterler, ilk dönemlerinde gerçekleştirdiği mitolojik konulu resimler, portreler, hayalî kilise içleri, gerçek kilise içleri, Amsterdam Portekiz Sinagogu, iç mekân resimleri ve Amsterdam döneminde gerçekleştirdiği pazar yerleri ile sanatçının yapıtlar bütününden bütünlüklü bir portre oluşturulmuş. 1663 yılında Amsterdam’da inşa edilen Portekiz Sinagogu’nun üç betimini yaptığı bilinen De Witte’nın yapıtlarından ikisi de (biri Kudüs İsrail Müzesi diğeri de Amsterdam Yahudi Tarihi Müzesi’nden) yan yana bu sergide bulunuyor; üçüncü yapıt 1945’te kaybolmuş. Çok sayıda ev içi resmi yapmamış olsa da, sanatçının en bilinen yapıtlarından Klavsen Çalan Kadınlı İç Mekân’ın hem Montreal Güzel Sanatlar Müzesi hem de Rotterdam Boijmans van Beuningen Müzesi versiyonları 3,5 asır sonra yeniden yan yana gelmiş.
Konaklama karşılığı alelacele yapılmış resimlerinin düşük kalitesine rağmen (ki bunların sayısı çok değildir), De Witte her zaman iyi planlanmış kompozisyonları; ustalıkla hesaplanmış ve mekânlara ruh katan ışık kullanımı; ustası Van Aelst’tan devraldığı incelikli natürmort detaylarıyla bezeli pazar yerleri; çarpıcı kırmızı peleriniyle resmine hareket katan şapkalı figürü; kiliselerinde oyun oynayan çocuklar ve yine bu mekânlara sıcaklık katan köpekleriyle dönemin önemli ressamlarından birisi olduğunu gösterir. Doğumunun 400. yılında onun resimlerinde kullandığı ışığa benzer bir ışıkla aydınlatılan bir salonda sergilenen yapıtlarıyla Alkmaar Stedelijk Müzesi tarafından günümüze taşınan Emanuel de Witte’yla tanışmanın tam zamanı. Yolu Hollanda’ya düşecekler için; sergi 21 Ocak 2018 tarihine kadar ziyaret edilebilir.

NOT 1: Yazıya ait görselleri teknik bir soundan ötürü paylaşamıyorum şu an. Ancak en kısa zamanda görselleri de yine burada bu yazıyla birlikte bulabileceksiniz.
NOT 2: Alkmaar’da Peynir Pazarı Nisan – Eylül ayları arasında gerçekleşiyor. De Waag, Hollanda şehirlerinde Orta Çağ’dan itibaren peynir ve yağ gibi ticari malların tartılması ve vergilendirilmesi için kullanılan, genellikle dönem özelliklerini yansıtan mimari yapılardır. Pek çok Hollanda şehrinde olduğu gibi Alkmaar’da da bu bina pazar yerinin yanı başında bulunur.
TEŞEKKÜR: 17 Ağustos’ta Tülay’ın Atkısı 7. yaşını kutladı. Uzun zamandır sesi çıkmasa da blogumu takip etmeye devam eden siz okurlarıma/ dostlarıma teşekkür ederim. Artık doktora tezimi bitirmek için son düzlükteyim. Son bir gayretle uzun yıllar sürmüş bu macerayı tamamlamaya çalışıyorum. Ondan sonra, daha düzenli bir şekilde gördüklerimi, yaşadıklarımı, hissettiklerimi sizlerle paylaşmaya, sizlerle Tülay’ın Atkısı altında buluşmaya devam etmek istiyorum. Desteğiniz, ilginiz için teşekkürlerimle…

No Comments »