Tülay’ın Atkısı

Ben;

BenRengarenk lalelerin yetiştiği, yel değirmenlerinin “fır” döndüğü, ahşap ayakkabıların takur tukur sesler çıkararak hareket ettiği topraklarda dünyaya geldim. Doğayla içiçe, ailemle ve çok tatlı bir arkadaş ile mutlu geçen bir çocukluktan sonra Türkiye’ye yerleştim. Çocuk olarak mutlu olduğum bu hayatı geride bırakmak kolay olmadı ve o yıllarda çok farklı olan Türkiye’ye alışmam uzun yıllarımı aldı.

Üniversitede edebiyat ya da sanat tarihi okumak istiyordum. Yol, ilk önce, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin en üst katında, loş bir ışığın aydınlatmaya çalıştığı koridordaki İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne götürdü beni. Daha ilk günlerden bana çok şey katan güzel dostlarım oldu. Çok şey öğrendim. Dünyaya bakışım değişti. Mezuniyetimden sonra, uzun yıllar İngilizce öğretmeni olarak, öğrenmeyi her zaman sevdiğim bu dili öğrencilerime aktarmaya çalıştım. Öğrettiğimden fazlasını öğrendim. Güzel öğrencilerim, iş arkadaşlarım oldu.

Ancak bir süre sonra, içimdeki ses daha yüksek çıkmaya başladı. Çocukluğumdan beri beni etkileyen resimlerin, heykellerin, mimarinin dünyası olan sanat tarihine keskin bir “U” dönüş yaptım. İstanbul Üniversitesi’nde Sanat Tarihi bölümünde yüksek lisans yapmaya başladım. Bu sefer kendimi evimde hissettim. Orada kurduğum dostluklar ve hocalarım, yeni seçtiğim yolda güvenlerini ve desteklerini daima hissettirdiler. Uzun sürmüş eğitim hayatımın bu aşamasında ise, bitirmek için var gücümle çalıştığım bir doktora tezi var. Sanatla ilgili yaptığım her araştırma, yazdığım her yazı başka kapılar açtı bana. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde dört yıl boyunca verdiğim Rönesans, Barok ve Rokoko dersleri ile öğretmenlik deneyimimi sanat tarihi eğitimimle birleştirmiş oldum.

Şimdilerde hayatımı sürdürdüğüm lale ve değirmenler ülkesinde, bir yandan doktora tezimi yazmaya çalışırken, bir yandan da çeşitli müzelerde stajer olarak deneyim kazanıyor ve sanat tarihiyle ilgili kitaplar ve makaleler çeviriyorum.

Sanatı, hayvanları, doğayı ve “dost” diyebildiklerimi hayatımın temel parçaları sayıyorum.

 

Tülay’ın Atkısı’na gelince…

Yaklaşık olarak beş yıl önce, bu blog bana hediye edildiğinde, çok mutlu olmuştum; Hayatımın en değerli hediyelerinden biriydi. Zaman içinde kopamayacağım bir alışkanlık, hislerimi, düşüncelerimi paylaşabileceğim, gezdiğim, gördüğüm yerleri anlatabileceğim bir alan oldu ve şimdi ‘blogum olmadan asla!’ diye düşünüyorum. Keyifle okumanız dileğiyle…