Tülay’ın Atkısı

Yurdumu bulduğuma inanıyorum

Geçenlerde aklıma düştü bu fotoğraf. Bir arkadaşıma yollamak istemiş, bulamamıştım çektiğim yığınlarca fotoğraf içerisinde. Dün akşam karşıma çıkınca sevindim. Bir buçuk yıl öncesine tarihleniyor bu kare esasında. Daha önce niye paylaşmamışım bilemiyorum. Bazen o kadar fazla şey görüyor ve biriktiriyorum ki, ne yazsam ne zaman paylaşsam derken yapmayıveriyorum. Ama yapmalıyım, biliyorum…

Hollanda küçük bir ülke, bahsetmiştim daha önce, ama her köşesinde ilginç müzeler, müze evler, tarihi yapılar, değirmenler, korunmuş doğal alanlar, yeniden canlandırılan eski çiftlikler var. En ufak bir köy, en sapa yol bile süprizlerle dolu bu minik memlekette. Bir önceki yaz sevdiklerimle yollara dökülmüşken Hollanda’nın kuzey doğusundaki Drenthe’ya vardık. Büyüleyici bir doğası olan bu bölgede görülecek birçok şey arasında, Hollanda’nın en büyük megalit mezarının da bulunduğu Borger’daki Hunebedcentrum da var. (Yoksa buradan da mı bahsetmemişim size?!??) Orayı ziyaret etmeden dönmedik tabii. Ancak benim daha da çok ilgimi çeken Nieuw-Amsterdam/ Veenoord’da bulunan minik bir pansiyon oldu. 19. yüzyılın sonlarına doğru bu pansiyonda, o zamanlar adı sanı bilinmeyen Vincent van Gogh iki ay süreyle konuk olmuştu.

Bugün Van Gogh Huis adıyla bilinen bu iki katlı şirin bina 1870 yılında yapılmış. Hendrik Scholte 1876 yılında burayı satın aldığında hemen önünde trekschuit denilen ve nehrin/ kanalın kıyısından doğru insan ya da at gücü ile çekilen ve insan/eşya taşımacılığı için kullanılan teknelerin yanaşabilmesi için bir yer yaptırmıştı. Van Gogh da, 1883 yılının Ekim ayı başında işte böyle bir tekne ile yaklaşık otuz kilometre uzaktaki Hoogeveen’den Nieuw-Amsterdam’a gelip, alt katında ufak bir dinlenme alanı olan bu pansiyonun balkonlu üst katına yerleşti. Burada birkaç gün geçirdikten sonra burada kalmaya karar verdi. Çok sevgili kardeşi Theo’ya şöyle yazacaktı: “Burada huzur var. Yurdumu bulduğuma inanıyorum.”

Den Haag’tan (Lahey) uzun bir tren yolculuğu sonrası vardığı Hoogeveen ve Nieuw-Amsterdam fundalıklarında yaptığı yürüyüşleri çok seviyordu. Bölge hem evlerin ısınması hem de Amsterdam’daki tuğla üretimhaneleri için yakıt olarak kullanılan turba kömürü açısından çok zengindi. Kadın, erkek, çocuk, herkes turba kömürünün çıkartılması ve taşınmasında çalışıyordu. Çalışan insan, emekçiler Van Gogh’un betimlemeyi en sevdiği konulardı. Manzaranın kendisi, fundalık alanda dolaşan koyunlar, başlarındaki çobanlar, her yere dağılmış arı kovanları ve arıcılıkla uğraşanlar onu mutlu ediyordu. Bu manzaraları Jan van Goyen ve Charles-François Daubigny’ninkilere benzetiyordu. Ancak havalar iyice soğuyup da hastalanınca, Vincent orada kalmanın artık çok da iyi bir fikir olmadığına karar verdi; hem dışarılara çıkıp resim de yapamıyordu artık. Böylece yakın zamanda Hollanda’nın güneyindeki Nuenen’a taşınan ailesinin yanına dönmeye karar verdi.

Hendrik Scholte’nın pansiyonu günümüzde artık bir müze işlevi görüyor; Van Gogh’un bu fundalık bölgede geçirdiği birkaç ayın, burada yaptığı resimlerin, çizimlerin, görüştüğü insanların hikâyesi anlatılıyor. Kaldığı oda, yatağı, sobası, bavulu ve çalışma masasıyla sergileniyor. Müzenin gönüllü çalışanları büyük bir mutluluk ve şevkle bu ünlü Hollandalı ressamın, minik kasabalarını ‘onurlandırdığı’ dönemi yaşatmaya çalışıyorlar. Pansiyona gerçekleştirdiğimiz kısa ancak dolu ziyaretimiz bizi son derece mutlu etti. Özellikle de gönüllülerin büyük bir bilgi birikimi ve heyecanla sahip çıktıkları yerel tarihleri bizi yol boyu gülümsetti.

Van Gogh’a gelince… Onunla ile ilgili beni şaşıtan en önemli şeylerden birisi sanırım onun 19. yüzyılın sonlarında, henüz ulaşım o kadar kolay değilken Hollanda’nın birçok yeri dâhil, Avrupa’yı kat etmesi olmuştur. Bence, her zaman öğrenmeye açık, ‘gerçek’ insanların dünyasını daha da yakından incelemek, doğayı en saf haliyle ciğerlerine doldurmak isteyen bu ‘insan’ yanı onu büyüleyici kılıyor. Van Gogh’un ayak izlerini takip etmek, sanatına dalıp bambaşka dünyalara açılmak kadar heyecan verici.

p.s. Yazının sonunda paylaştığım birkaç Van Gogh çalışması, onun Drenthe döneminde yaptığı çalışmalardan. Köprülü olan, onun Nieuw-Amsterdam’da kaldığı pansiyonun penceresinden baktığında gördüğü manzaranın betimidir. Bugün de hâlâ bu noktada bir köprü bulunuyor.

 

No Comments »

Binbir Rengin Buluştuğu Yer: Viktualienmarkt

Bir ara pazarlara sık gider, gittiğim güzel pazar yerlerini fotoğraflar ve bunlarla ilgili yazılar yazardım. Buralar hayatın tam merkezinde, hayatın her alanından insanlarıyla, sebze- meyvelerin kokularıyla, pazarcıların bağırışmalarıyla beni büyülerdi. En sevdiğim pazar ziyaretlerimden birisini Urla’da yapmıştım. Ben ömrümde böylesine çok ot çeşidini bir arada görmemiştin hiç. Ne güzellikti onlar yahu. Daha dün gibi aklımda…
Memleketimizin son derece renkli ve ilginç pazarlarının yanı sıra yurt dışında da oldukça güzel pazarlara rastlıyorum. Böylesi pazarlardan biri, Almanya’nın Münih kenti merkezinde bulunuyor. Daha önce, ana meydan olan Marienplatz’da bulunan kent pazarı çok büyüdüğünden, 1807 yılında Kral Maximilian’ın emri doğrultusunda bugünkü yerine kaydırılmış. Viktualien yiyecek, erzak anlamında kullanılıyor, markt ise pazar demek Almanca’da. (Erzak, gündelik ihtiyaç kelimesinin Almancası çok basit ve sıradan geldiği için kulağa, Latince karşılığını kullanmaya karar vermişler.)  Hergün yaklaşık olarak saat 10′dan akşam 6′ya kadar açık olan pazarda et ürünlerinden tutun da, egzotik meyveler, lokum, hediyelik eşyalar bulabilirsiniz.
Pazarın orta yerinde Almanların hiç boş bırakmadıkları ve bira içip çeşit çeşit sosislerden yedikleri açık hava kafeleri var. Sadece Münihliler’in yiyecek ihtiyaçlarını değil, oraya gelen turistlerin ilginç şeyler görme ihtiyacını karşılayan bir pazar burası; el yapımı ahşap kirpiler, ağaç dallarından kalpler, rengarenk Uzakdoğu meyvelerinin parlak görüntüsü, envai çeşit mantar, sayısız çeşitte şarap, Bavyera’nın değişik bölgelerinden değişik lezzette ballar ve reçeller, son yıllarda Türkiye’de de sıklıkla gördüğümüz taze meyve suyu tezgahları, Münih anahtarlıkları, buzdolabı süsleri, süs bitkileri, çiçekler, cins cins balıklar, tatlı tuzlu onlarca çeşit ürünün piştiği fırınlar…derken bu liste böyle uzayıp gidiyor. Mantar demişken, ben büyük bir mantar hayranı olarak orada gördüğüm mantarların büyülü dünyasında kayboluyorum. Boy boy, renk renk mantarlar. Ucuzu, pahalısı, güzeli, çirkini hepsi ama hepsi gözümü alıyor. Şu pahalılığıyla meşhur trüf mantarlarından bile satıyorlar pazarda. Yani yok YOK.
Viktualienmarkt’ı güzel kılan şeylerden birisi de çeşitli köşelere serpiştirilmiş olan ve üzerlerinde oranın ünlü komedyenlerinin ve halk şarkıcılarının heykellerinin bulunduğu çeşmelerdir. Bunlardan en ünlüsü komedyen Karl Valentin’e (1882-1948) ait olanıdır. 1920′lerde oynadığı sessiz filmlerden ötürü ona Almanya’nın Charlie Chaplin’i denmiştir. Bu güzel çeşmeler birer buluşma noktası, bir annenin çocuğunun çikolata bulaşmış elini yıkayabileceği, sıcaktan bunalmışların içlerini ferahlatabilecekleri temiz içme suyu akan karakter dolu yerlerdir.
Satılan rengarenk ürünler, sebzeler ve meyvelerden çok, bu tip yerlerin beni cezbetmesinin en önemli nedenleri arasında, burada el yapımı ürünlere de çokça yer verilmesidir. Bu ürün ister ahşap bir oyuncak olsun, ister ev yapımı bir kavanoz reçel olsun, kişisel üretimin aracısız bir şekilde üreten tarafından alıcısına ulaştırılması benim için orayı değerli kılan birşey.
Viktualienmarkt’tın tam ortasında Mayıs ayında dikilen bir de Mayıs Ağacı (Meibaum) var. Daha önce böylesi bir ağacı Bavyera’da Hohenschwangau köyünde görmüştüm. Mayıs Ağacı geleneği oldukça eski. Eski derken Demir Çağı Pagan dönemi Almanyası’ndan bahsediyorum. Aslında Avrupa halk geleneği olmasına rağmen en çok da Germanik toplumlarda kendini gösteren bir gelenek bu. 1 Mayıs günü ya da Pentekost’ta (Hıristiyan inanç takviminde önemli bir gün) köy meydanına ya da pazar yeri ortasına dikilen bu ağaç, Germanik ülkelerdeki kutsal ağaç düşüncesine gönderme yapmakla birlikte o yerleşim yerindeki zanaat ve iş kollarından hangilerinin bulunduğunu gösteren birer tabela gibi de düşünülebilir. Okuma yazma oranlarının çok düşük olduğu zamanlarda gezgin tüccar ve zanaatçiler yeni bir iş olanağı aradıklarında bu Mayıs Ağaçları’nın üzerindeki figürlerden yola çıkarlarmış. Yani bunlar inanca hizmet ettiği gibi ticareti sağlamak amacıyla da dikiliyormuş.
Pazar yerleri herhalde dünyanın birçok yerinde insanları çeken yerlerdir. Havada uçuşan binbir renk ve koku ister günlük ihtiyacını karşılamak için alışverişe gelmiş yerel halk için, ister elinde fotoğraf makinası ile canlı bir fotoğraf karesi umuduyla oraya gelmiş turist için olsun ayrı bir dünyaya açılan kapılardır. Ben de geçenlerde Münih’e çocukluk arkadaşımı ziyaret etmek üzere üçüncü kez gidişimde yine burayı görmeden edemedim. Ancak bu sefer arkadaşım bana bir süpriz yapmış ve bu pazarda düzenlenen bir tur ayarlamıştı. Bir sanat tarihçisi eşliğinde iki saat boyunca çeşitli yerlerinde dolaştığımız pazar yerinde satılan lezzetli yemeklerin ve içeceklerin tadına bakma, ilginç hikâyeler dinleme ve uzun uzun bu güzel pazarın tadını çıkartma imkânım oldu bu sayede.

Münih’e yolunuz düşerse Viktualienmarkt’ı görmeme ya da kaçırma gibi bir ihtimaliniz olacağını düşünemiyorum bile. Ama pazarlardan çok hoşlanmayan biriyseniz de bu pazara bir şans verin derim size.

 

♠Viktualienmarkt ile ilgili blogumun çökmesinden çok önce 16.2.2011 tarihinde de bir yazı yazmıştım. Şu an okumuş olduğunuz, o yazının güncellenmiş halidir.

No Comments »

Tabelaların İzinde

Uzunca bir süredir dört gözle beklediğim bir ziyareti gerçekleştirmek için havaalanına gittiğimde kentte geçireceğim iki yalnız gün için hiçbir hazırlığım olmadığını fark edip kitapçıya daldım alelacele. Elime ilk geçen rehbere şöyle bir baktım. Tamam, içinde üç farklı yürüyüş rotasının bulunduğu, yol üzerinde görülecek tarihi yapıların, lokantaların, dükkanların ve ilginç yerlerin açık ve net bir şekilde verildiği haritalar vardı. Her bir yerle ilgili de 3-4 cümlelik kısa bilgilendirme yazıları. Rehberin başında da kent tarihine, önemine dair kısa metinler. Tamam canım yeterliydi işte. Zaten 3. günden itibaren tez hocam ve bölümden arkadaşlarım da geleceklerdi kente, geri kalan 5 günü de kocaman bir grup olarak hocamız önderliğinde gezecektik. O zaman da zaten rehbere bir daha da bakmayacaktım pek doğal olarak.

Tam tamına 15 yıl sonra Floransa’ya yeniden ayak basmıştım ve ilk sefer göremediğim herşeyi görmeye, görüp de unuttuklarımı, mümkünse, bir daha unutmamaya, lezzetli İtalyan yemeklerini ve şaraplarını mideye indirmeye ve çok da eğlenmeye gelmiştim! Nisan ayı başında, epey sıcak bir havada kente geldim. Hemen küçük bavulumu tren istasyonuna çok yakın bir mesafede bulunan otelime bırakıp kente daldım rehberimle. Rotaları takip ettim, önerdiği ilginç dükkânlara daldım (alışverişe düşkün biri değilimdir ama önerdiği yerler de öyle göz ardı edilir cinsten değildi yani! Bir sonraki yazımda onlardan bir örnek verebilirim), küçük sokaklara daldım, kenti farklı noktalardan izleme fırsatı buldum. Açıkçası bu rehber beni çok mutlu etti, “iyi ki de son dakikada almışım” dedirtti. Keşke Türkçe’ye de çevirseler…

Bu rehber methiyesinin sebeplerinden birisi, Rönesans’ın başkentine bir sanat tarihçisi olarak geldiğimde bakmayı düşünmeyeceğim birşeye ilgimi çekmesinden; trafik tabelaları!! Bunlar öyle bildiğimiz tabelalardan değil. Her bir köşebaşında neredeyse bir başkasıyla karşılaşmaya başladım. Birini gördükçe bir diğerini görmek üzere yola koyuldum. Sokak sanatı mı demiştiniz?! Bunlar benim kalbimi çaldılar!

Söz konusu trafik işaretlerinin yaratıcısı yaklaşık yirmi yıldır kentte yaşayan Fransız sanatçı Clet Abraham’mış. 2010 yılından beri kentin trafik işaretlerini sticker’lar kullanarak değiştiriyor. Tabii böylesi tarihi bir kentte hemen kabul görmemiş yaptıkları. Ama röportajında söylediği “Sokak sanatı, iyi yapıldığında, kent ve kent sakinleri için bir hediyedir” sözlerine katılıyorum tüm kalbimle. Son yıllarda popülerliği gittikçe artan Banksy ve diğer sokak sanatçılarının işlerine baktığınızda da, bulundukları çevreye nasıl değer kattıklarını görebiliyorsunuz. Sokak sanatının birçok örneğine artık Türkiye sokaklarında da daha sık rastlanıyor ve özellikle de Instagram gibi sosyal paylaşım sitelerindeki fotoğraflardan, bunların nasıl ilgi odağı olduğunu takip ediyorsunuzdur siz de.

Görülecek onca güzel yapı, bahçeler ve günbatımını en güzel haliyle yansıtan Arno Nehri’nin yanı sıra bu trafik işaretlerinin peşine düşmemek elde değil. Eğer olur da yolunuz Floransa’ya düşecek olursa, tüm bir Rönesans medeniyetinin yanı sıra çağımızın güzelliklerinin izlerini de bulmanız mümkün olacak, başınızı birazcık yukarı kaldırmanız da bunun içinyeterli.

No Comments »

Mayflower’dan önceki son durak

IMG_7175Hollanda gibi küçük bir ülkede bu kadar fazla müzenin bulunuyor oluşu beni her zaman etkilemiştir. Yıllar yılı benim yaptığım ise, genellikle, asıl ilgi alanım olan 16. ve 17. yüzyıla ait resimlerin sergilendiği müzelere gitmek olmuştu. Buralara yerleştikten sonra ise bir tanıdığımla beraber, ayda bir ya da iki sefer değişik müzelere gitmeye çalışıyoruz. Müze kartımız olduğundan, her ay mailimize gelen müze haberlerini, gazetede çıkan ilginç sergi haberlerini ya da bir tanıdıktan duyduğumuz övgü dolu sözleri kendimize rehber yapıp, gezilip keşfedilecek yeni müzeyi belirliyoruz.

“Ne yapsak, nereye gitsek?” derken Leiden kentindeki American Pilgrim Museum fikri ile çıkageldi Anke. “Yıllarca orada yaşadım ama nasıl oldu da hiç duymamışım!” dedi sonra da. Ben de defalarca gittim bu güzel kente; Lucas van Leyden’ın görkemli ‘Son Yargı’ triptiğinin sergilendiği ve Leiden resminin öncülerinden Gerrit Dou ve takipçileri ile daha birçok sanatçının önemli yapıtına ev sahipliği yapan Lakenhal Müzesi‘ne ve yine yüksek lisans tezimi yazarken anatomi tiyatroları ve bilimle ilgili araştırmalarım için Boerhaave Müzesi‘ne ve güneşli bir günde, öylesine, bu güzel kentin sokaklarında kaybolmak üzere. Hollanda’nın ilk üniversitesinin kurulduğu (1575) bu kent, kanalları, antika pazarları, güzeller güzeli belediye binası ve üniversiteye ait botanik bahçesiyle Hollanda’nın en görülesi yerlerinden. Ama, hayır bu müzeyi daha önce duymamıştım ve kente bu müze sebebiyle giden birileriyle tanışmamıştım.

“Acaba neresiydi, şurası mı, bu sokaktan mı girilecek” diye düşünürken kendimizi Arnavut kaldırımlı eski bir sokakta yürürken bulduk. Sokağın sonundaki devasa Gotik kiliseye varınca sağımıza solumuza bir daha göz gezdirdik ve bir ortaçağ kapısının üzerine iliştirilmiş yazıyı gördük. Nasıl da saklamış kendisini bizden, nasıl da saklıyor sanki kendini herkesten. Daha yazılanları okumaya çalışırken kapı gıcırtı ile açıldı. Orta yaşlı bir adam “doğru yerdesiniz” dedi. Yavaşça daldık içeriye. Rutubetli, eskiye dair bir kokunun ele geçirdiği bu karanlık iç mekânda, bilgisayarının başında oturmuş çalışıyordu belli ki. İçerisi, erken bir saat olmasına rağmen gün ışığından pek nasibini almamış olduğundan, çok sayıda mum ile aydınlatılmıştı. Gördüğümüz bir müzeden çok, eski bir evdi; hem de çok çok eski. 1370 tarihini verdi bizi içeriye davet eden beyefendi. 14. yüzyılın sonundan beri ayakta kalmayı başaran bu Leiden’ın en eski evini mekân yapmıştı çalışmaları için Jeremy Bangs ve şimdi tam yanımızda durmuş bu önemli yapıyı anlatıyordu işte.

Hikâye kısaca şöyle: kendi ülkeleri İngiltere’deki dinî baskıdan kaçıp, 17. yüzyılda daha hoşgörülü olan Hollanda’ya gelen Kalvenistler, hem bir üniversitenin bulunduğu, hem de tekstil ve bira endüstrisinin geliştiği Leiden kentine mülteci olarak yerleşirler. Burada çocuklarını büyütmeye, üniversitede ders vermeye, gelişkin tekstil endüstrisinde çalışmaya, sebze-meyve yetiştirmeye, pazarda mallarını satmaya, ibadetlerini sürdürmeye başlarlar. Ancak bir yandan da fazla Hollandalı’laşmadan, kendi kimliklerini kaybetmeden ‘Yeni Dünya’da yepyeni bir başlangıca imza atmak isterler ve Pilgrim‘ler 1620 yılında Leiden’daki evlerinden çıkıp, Deftshaven’da demirlemiş olan İngiliz ticaret gemisi Mayflower‘a binerek bu hiç tanımadıkları yeni topraklara doğru yola koyulurlar. Korkunç deniz koşullarında yaklaşık 65 gün süren yolculukları sonucunda Plymouth, Massachusetts’e yerleşerek oradaki ilk yerleşimlerden birinin oluşmasını sağlarlar. Amerika’yı bugünkü Amerika yapan en önemli adımlardan birisidir bu.

Bu evde Amerika’ya gitmeden önce pilgrimlerin yaşayıp yaşamadığı bilinmese de (ancak bu eve bakıp ne gibi koşullarda yaşadıklarını hayal etmek zor değil), Bangs hem kendi araştırmaları ve doktora çalışmalarından ortaya koyduğu kitaplar ve belgeleri, hem de çeşitli arşiv çalışmalarından elde ettiği belgeleri ziyaretçileriyle paylaşıyor. Pilgrim‘lerin Leiden’da geçirdikleri yıllara dair bulabildiklerini paylaşıyor. Paylaşırken de tutkuyla anlatıyor, sorulara ayrıntılarla yanıt veriyor. Evin içinde sergilenen eşyalar, mutfak gereçleri, şamdanlar, müze giriş ücreti olan 5 Euro’yu koyduğu ve müze kasası olarak kullandığı kilise yardım kutusu, bebek beşiği, battaniyeler, deri ciltle kaplanmış tarihî kitaplar, duvardaki yağlıboya tablolar, zarif bir biçimde işlenmiş ahşap dolaplar, dinî bayramlarda geçit törenlerinde kullanılan İsa’nın çarmıha geriliş öyküsünün betimlendiği bayraklar, kadehler, sürahiler herşey 12.- 18. yüzyıla tarihlenmiş. (Bu eşyalar, Amerika’ya gittiklerinde yazdıkları kitaplarda ve belgelerde çizimler halinde karşımıza çıkıyor.) O kadar evin parçası olmuş ki tüm bu eşyalar, o kadar o ortaçağ evini gerçek kılıyorlar ki neredeyse Amerika’ya ilk göçen Pilgrim‘ler gölgede kalıyorlar. Ufacık, belki de 50 metre karelik, bir müzede geçireceğimiz bir yarım saati düşünürken, Pilgrim Fathers tarihinden, teolojiye ve sanat tarihinden mobilya tarihine kadar birçok alanda kitap ve makalelere imza atmış sanat tarihçisi Bay Bangs bizim, bilgi ve büyüleyici öykülerle (örneğin Amerika’daki Şükran Günü kutlamalarının Leiden’dan göçen Pilgrim‘lerle başladığını, bunun da Leiden’ın 1574 yılında İspanyol kuşatmasından kurtuluşunu kutlamak için düzenlenen etkinliklerle, Pilgrim‘lerin 1620’de Amerika’ya vardıktan sonra elde ettikleri ilk sağlam hasadı kutlamalarının bir sonucu olduğu gibi öykülerdi bunlar) dolu  neredeyse 2 saat geçirmemize ve hayranlıkla etrafa bakınmamıza neden oldu.

Evet, belki Hollanda’ya geldiğinizde ilk görmek isteyeceğiniz müzeler arasında bulunmayabilir burası ve hatta belki Leiden’ı ziyaret etmek dahi aklınıza gelmeyebilir, ancak ben bu yeni keşfettiğim küçük cevhere ve onu tutkuyla yaşatmaya çalışan sahibine hayran kaldım ve sizinle paylaşmak istedim. Sevgi ve tutkuyla ortaya konan herşey gibi, bu müze de sessiz ama kendinden emin bir şekilde kendisini ortaya koymuş.

American Pilgrim Museum

Beschuitsteeg 9, Leiden

(+31)71 5122413

Perşembe, cuma ve cumartesi  13-17 saatleri arasında açık.

No Comments »

Sonbahar renklerleriyle kuşatılmış kentler

IMG_4662Uzun sürmüş bir yazın ardından, doğa kendini sonbaharın sıcak renklerine teslim etmiş görünüyor son zamanlarda. Ekim ayı başlarında kısa süreliğine ayrıldığım yel değirmenli memleketime ablamla dönünce, ülkenin dört bir köşesini gezmeye karar verdik. Yapmak istediğimiz şeyler, görmeyi arzuladığımız yerler listemizin yanına yapılmış/tamamlanmış işaretini koyabilmek için, gelir gelmez kendimizi de yollara vurduk.

Hollanda küçük bir ülke, evet, ancak her bir köşesi diğerinden çok farklı ve süprizlerle dolu. Sanırım daha önce sonbaharı bu denli derinlemesine yaşamamıştım. Kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına çoğu zaman trenle, zaman zaman da arabayla kat ettiğimiz yollar bizi güzelliklerle dolu manzaralara taşıdı. Bu küçük ülke, sarılar, yeşiller, turuncular ve kahverengilerle boyanmıştı listemizin başından aşağılara doğru inmeye başladığımızda. Esen kuvvetli kuzey rüzgarlarıyla, ağaçları süsleyen bu rengarenk cevherler önce dallarını, şimdi ise ise süsledikleri yolları terk etmeye başladılar. Ablam ise çoktan kendi evinin yolunu tuttu. Bana da yaklaşan soğuk kış günlerini, müzelerde açılmış olan birbirinden ilginç ve cazip sergilerde karşılamak kaldı. Bu görevi seve seve yerine getireceğim ve sizinle de gördüklerimi, hissettiklerimi paylaşmayı düşünüyorum. Ama şimdi önce sizi doğanın renkleriyle başbaşa bırakıyorum…

No Comments »