Tülay’ın Atkısı

Hercules Segers’ın Büyüsü

Buralarda, serin rüzgârlar ve yağmurlarla sonbahar gelişini duyurmaya başlamışken müzeler de boş durmuyorlar. Birbiri ardına ilginç ve önemli sergiler açılıyor. Daha henüz bir ziyaret listesi hazırlamadım kendim için ama belli ki ocak ayına kadar epey yoğun geçecek ziyaret programım. Belki daha önce bahsetme fırsatım olmamıştır; Geçen Mart ayı başından beri Rembrandthuis Museum’da (Rembrandt’ın 1639-1658 yılları arasında yaşadığı ve sanatını ürettiği evi) gönüllü olarak çalışıyorum. Hollanda’da her alanda, her kurumda -hastanelerde bile!- gönüllü desteğiyle yürüyor çoğu şey. Neyse işte ben de Hollanda’daki o binlerce gönüllüden biriyim ve ben de bu müzede çalışmayı seçtim kendime. Rembrandthuis Museum için ücretli ya da gönüllü çalışan herkes, müzenin sunduğu birçok ayrıcalıktan da faydalanabiliyor. Bunlardan iki tanesi de düzenlenen sergilerin açılışlarına katılmak ve o sergiyi düzenleyen küratör eşliğinde, sergi daha halka açılmadan, gezip bilgi almak. İşte birkaç tanesinde daha olduğu gibi, yeni açılacak olan sergiye 7 Ekim sabahı davetliydim/k. Hercules Segers ve onun ‘büyülediği’ sanatçıların grafik çalışmalarını, sergiyi büyük bir heyecan, geniş bir bilgi birikimi ve özgüvenle hazırlayan (konuk) küratör Mireille Cornelis anlattı bize…

Rijksmuseum ve Rembrandthuis Museum, daha önceleri de defalarca yaptıkları gibi paralel bir sergiyle, bundan önce hiç bu kadar kapsamlı ve bütünlüklü olarak ele alınmamış 17. yüzyılın önemli ve bir o kadar da gizemli bir sanatçısına ışık tutuyorlar; Hercules Segers. Segers (1589- 1633/40) bugünkü Belçika topraklarından göçen zengin bir ailenin oğlu olarak Haarlem’de dünyaya gelmiş, 1612 yılında Haarlem Aziz Luka Ressamlar Loncası’na kaydını yaptırmış ve ardından başta Haarlem olmak üzere, Amsterdam, Utrecht, Den Haag gibi kentlerde yaşamış ve çalışmıştır. Ressam, gravürcü, baskı sanatçısı ve sanat simsarı olarak biliniyor. Resim sanatıyla ilgili 1678 yılında yayınlanmış kitabında Samuel van Hoogstraten onun yaşarken değerinin bilinmediğinden, gravür baskılarının  sabun ve yağ paketlemek üzere kullanıldığından bahsetmiştir. Ancak ölümünden sonra değer görmeye başladığından da dem vurmuştur, heyhat…

Segers yağlıboya çalışmalar yapmakla birlikte (ki bu yapıtları şu anda Rijksmuseum’da sergilenmekte) çeşitli teknikler kullanarak baskılar da yapmıştır. Genellikle manzara resimleri yapmış  ve ilk esinini de Flaman manzara ressamlarından almıştır. Joos de Momper, Roelant Savery ve Gillis van Coninxloo etkilendiği ressamlar arasında. Gerçekçi manzaralar kadar hayalî manzaralara da imza atmış ve yapıtlar bütününde en çok da bu hayalî manzaralar yer alıyor. Segers’in manzaraları dağlık alanları (Hollanda’da dağ bulunmuyor bu arada), şelaleleri, terkedilmiş kayalık alanları, tek kalmış çam ağaçlarını, yalnızlığı ve çok az sayıda insanı betimlediklerinden, farklı, kendine has bir karakter taşırlar. Oldukça deneysel çalışmıştır da bir yandan Segers. Avrupa kâğıtları, Japon Kâğıtları, kumaşlar (karısı bu durumdan çok şikâyetçiymiş evde çarşaf bırakmadığı için!), değişik mürekkepler kullanmış, o sebepten de baskılarında resme yakın etkiler elde etmiştir. Levhanın ya da üstüne baskı yapacağı malzemenin hatasız pürüzsüz olması gibi bir kaygı da taşımamıştır; bu da yapıtlarına oldukça farklı bir etki katmış. Rembrandt, Segers’in manzara resimlerinden o kadar etkilenmiş ki kendi envanterinde ona ait 8 yapıt bulunmaktaydı. Hatta Segers’in gravür levhalarından birini  de (Tobias ve Melek) satın almış ve bu levha üzerinde yeniden çalışarak onu Mısır’a Kaçış olarak değiştirmiştir -Bu levhanın iki farklı sanatçı elinde nasıl değişikliklere uğradığını sergi alanında bulunan dokunmatik bir ekrandan milim milim görebiliyorsunuz-. Rembrandt’ın 1630 sonlarındaki manzaraları Segers etkisi taşırlar. Rembrandt gibi Jan Ruyscher, Pieter de With ve Philips Koninck de onun etkilerini yapıtlarında belli ederler.

Serginin ikinci kısmı ise müzenin bir başka katında yer alıyor; bu kısım Segers’a bir saygı duruşu niteliğinde. 20. yüzyılın sanatçıları aradan 300 yıl gibi bir süre geçtikten sonra Segers’i ve sanatını nasıl duyumsamışlar; bunu kendi yapıtlarında nasıl ortaya koymuşlar; Segers nasıl bir anlam kazanmış; sanatçılar üzerinde nasıl bir etkisi var serginin bu kısmında açıkça görülebiliyor. Sanatçılar bu dönemde Segers’in tekniğinin gizemlerini araştırmaya girişmişler ve çeşitli deneyler yapmışlar. Grafik konusunda onu bir hoca, bir önder olarak benimsemişlerse de, bu sanatçıların yapıtlarında Segers’inkinden çok farklı etkiler görünce insan ister istemez şaşırıyor. Bazı sanatçılar o kadar Segers etkisinde kalmışlar ki, Segers’in bu gizemli gücünün kendi üretimlerinin önüne geçmesinden de korkmuşlar. Ancak Jan de Haan gibi bazı sanatçılar da kendilerini Segers’in doğrudan bir takipçisi olarak görüyorlar. De Haan, kendini o kadar 17. yüzyıl sanatçısıyla özdeşleştirmiş ki, onunla aynı şekilde ölmekten bile korkar hale geldiğini anlatmış serginin küratörüne. Sergide yapıtları sergilenen 20. yüzyıl sanatçılarından birkaçı şöyle; Robert Zandvliet, Max Ernst, Nicolas Staël, Gérard Palézieux, Reinder Homan, Bertus Jonkers, Wout van Heusden, Ap Sok, Andreas Schotel ve Johannes Proost. Segers’dan yüzyıllar sonra sadece resim ve grafik sanatçıları değil, şairler de ilham almışlar. Sergide onların kitaplarına ve şiirlerinden örneklere de yer veriliyor.

Aynı günün akşamında gerçekleşen açılış kokteylinde serginin ikinci kısmında çalışmalarıyla yer alan sanatçılar, çeşitli müzelereden profesyoneller, 17. yüzyıl Hollanda resmi konusunda uzman sanat tarihçiler de bulundular. Rembrandthuis Museum’un çiçeği burnunda direktörü Lidewij de Koekkoek açılış konuşmasının ardından grafik çalışmalarının bazılarıyla sergide yer alan Anna Metz’e sözü bıraktı. Konuşmaların ardından hep birlikte sergi alanına geçildiğinde ortaya çıkan en güzel görüntü ise sanatçıların kendi yapıtlarının önünde sanat severlerle düşüncelerini paylaşmaları oldu. Bu da böylesi güzel bir sergi ve organizasyonu taçlandıran bir noktaydı. Hercules Segers’in Büyüsünde Rembrandt ve Modernler (In de Ban van Segers- Rembrandt en de Modernen) başlıklı bu sergi Rembrandthuis Museum’da 8 Ocak 2017 tarihine kadar gezilebilir. Segers’in yağlıboya yapıtları için de aynı tarihe kadar Rijksmuseum‘a bir ziyaret gerçekleştirebilirsiniz.

No Comments »

Dünyayı Sırtında Taşıyan

Son zamanlarda Hollanda’nın güneyindeki küçük bir ortaçağ kenti olan ‘s-Hertogenbosch’da heyecanlı günler yaşanıyor. O kentte yaşamış ve çalışmış olan, dünyanın belki de en çok bilinen, sevilen ve önemsenen ressamlarından biri tam 500 yıl önce yine bu şehirde hayata veda etmişti; Jheronimus Bosch (ya da bilinen diğer isimleriyle Jeroen Bosch, Jerome Bosch, Hieronymus Bosch). Çoğumuzun tümüne değilse bile, bir kısım resmine ya da resimlerindeki detaylarına âşına olduğumuz bu ressam tam yarım milenyum sonra nefes alıp verdiği, büyük tutkuyla ürettiği topraklara, artık dünyanın birçok köşesine (Madrid, Paris, Venedik, Rotterdam, Washington) dağılmış çalışmalarıyla geri döndü. Tam altı yıl önce, onun tüm yapıtlarını incelemek, araştırmak ve restorasyonunu gerçekleştirmek için uluslararası uzmanların oluşturduğu Bosch Research and Conservation Project (BRCP) bu sergi nedeniyle de çalışmalarının sonucunu yayınladı. Ve nihayet  bu küçük kentteki, daha önce adı da fazla duyulmamış Noordbrabants Müzesi’nde büyük Visioenen van een Genie (Bir Dâhinin İmgelemi) başlıklı sergi 13 Şubat’ta kapılarını sanat severlere açtı. Sergide Bosch’un yaptığı kesinleşen 20 resmi ve 19 çiziminin yanı sıra Bosch’un atölyesinde yapılmış olan ve Bosch’un takipçilerinin elinden çıkan çalışmalarla birlikte, döneme ait kitaplar ve nesneler de sergileniyor. Sergi öylesine büyük ilgi görüyor ki, müzeyi rezervasyon yaptırmadan gezmek mümkün değil. Böylesi küçük bir müze için bu sayıda ziyaretçi çekmek tabii ki büyük bir başarı.

Ben de sergiyi izleme şansına sahip olmuş insanlardan biri olarak Mart ayı başında, rezervasyonuma yetişebilmek üzere oldukça erken bir saatte sıcak yatağımdan kalkıp, Hollanda’nın içe işleyen soğuk bir sabahında yola koyuldum. Madrid’e gitmeden, kısa bir süre içerisinde (önce Rotterdan Boijmans van Beuningen Müzesi’ndeki Bosch’tan Bruegel’e sergisinde sonra da Bir Dâhinin İmgelemi sergisinde) Bosch’un Haywain triptiğini iki kez inceleme mutluluğu yaşadım. Baş döndürücü güzellikteki bu serginin, bence onu daha da güzel yapan Bosch çizimleriyle uzun bir zaman geçirdim. Bir sergiyi gezdikten sonra her zaman yaptığım gibi müzenin dükkânına düşürdüm yolumu. Serginin kataloğuyla birlikte hemen onun yanında duran başka bir kitaba daha takıldı gözüm.

Kitap, Hollanda’nın önde gelen yazarlarından (şair, gazeteci ve seyahat yazarıdır da)  biri olan ve Türkiye’de de Ritüeller, Gezginin Oteli, İşte Şu Hikâye gibi kitaplarıyla tanınan Cees Nooteboom’un (1933) bu sergi için kaleme aldığı Een duister voorgevoel: Reizen naar Jheronimus Bosch (Karanlık Bir Önsezi: Jheronimus Bosch’a Yolculuk) adlı kitabıydı. Bosch, Bosch’un çalışmaları, Bosch’un yapıtlarını görmek üzere gittiği müzelerle ilgili öznel görüşlerini, hislerini akıcı bir dille yazdığı kitabını şöyle bir karıştırdım ayaküstü. Kitabın sonunda gördüğüm bir fotoğraf beni altüst etti. Hiç düşünmeden katalogla birlikte kasaya yürüdüm ve iki kitabımla birlikte kent merkezindeki kütüphanenin küçük kafesine oturdum ve okumaya başladım.

Kitabın sonunda Postscriptum 4 başlığıyla yazdığı yazıyı serbest bir çeviri ile biraz aktarmaya çalışayım:

(Eylül 2015) Uzak bir adada bir kitap üzerinde çalışırken, gerçek hayat seni yakalıyor. Aynı gün içinde iki kez bir adamın bir çocuğu taşıdığını görüyorsun. İlki El País gazetesinin ilk sayfasında, ikincisi ise 15. yüzyıla tarihlenen bir resimde. İlk resimde bir adam deniz kenarında, hafif öne eğilmiş bir biçimde, askeri üniformasi ve ağır botları ile kollarının arasında bir çocuk taşıyor. Çocuğun sadece bacaklarını ve küçücük ayaklarını görebiliyorsun. Çocuk daha o kadar küçük ki, ayakkabılarını o günün sabahında biri giydirmiş olmalı. Çocuğun artık yaşamadığını hemen anlıyorsun, bunu adamın yüzünde görebiliyorsun. Adam üzgün, kendisi için değil, çocuktan ötürü, dünyanın mahvolmasından ötürü. Bir gün önce Jheronimus Bosch ile ilgili bir parça yazmıştım, ressamla ilgili bir kitap, çalışma masamın üzerinde açık duruyordu. Kitapta da, Rotterdam’daki  bir müzede bulunan ünlü bir resim, bir ay sonra Boijmans van Beuningen Müzesi’nin restorasyon bölümünde yeniden göreceğim bir resim; Çocuk İsa ile Aziz Christopher.

Hikâyeyi biliyoruz. Putperest bir dev, Reprobus, nehrin kenarında bir çocuk görür ve onun karşıya geçmek istediğini anlar. Onu omuzalarına alır ve suya girer. Nehrin içindeyken çocuk gittikçe ağırlaşmaya başlar. Onu artık neredeyse taşıyamayacak gibi olur. Karşıya vardıklarında devin tüm gücü tükenmiştir. O çocuk İsa’dır. O andan itibaren devin adı Christophorus ya da Christoffel olmuştur [Christophorus, İsa’yı taşıyan anlamında Yunanca bir isimdir. -kendi notum] ve tüm yolcuların koruyucu azizidir. Resimdeki azizin duruşu, Türk kıyılarındaki askerle aynıdır. Hafifçe öne eğilmiş, çocuğu dikkatlice daha güvenli olması gereken kıyıya taşımaktadır. Resimde azizin yüzü sağa dönüktür, tıpkı gazetedeki adamın yüzünün, bize doğru, dönük olduğu gibi. Sanki çocuk çok ağırmış gibi yürümekte, gerçekte de öyle, çünkü ölü beden ağırdır.

Çocuk Avrupa için fazlasıyla ağırdı, çünkü Avrupa diye birşey yok. Avrupa bu çocuğu taşıyamadı.

İşte böyle… Bu satırlar, tüm bir serginin önüne geçti benim için. Böylesine büyük bir duyarlılık ve samimiyet ile yazılmış bu satırlar bize yine şunu hatırlatıyor; Avrupa yok çünkü artık insanlık yok, maalesef. Son iki haftada üst üste yaşadıklarımız (ve tabii daha öncesi de), kayıplarımız, kaybettiğimiz  ümit, insanların duyarsızlığı bunun en büyük kanıtı değil mi?

♥Resim: Jheronimus Bosch, Aziz Christopher, 1490-1505, Boijmans van Beuningen Müzesi, Rotterdam

♥Cees Nooteboom, Een duister voorgevoel: Reizen naar Jheronimus Bosch, De Bezige Bij Yayınevi, 2016

♥Jheronimus Bosch sergisi 8 Mayıs 2016 tarihine kadar, ‘s-Hertogenbosch Het Noordbrabants Müzesi’nde gezilebilir.

No Comments »

Bruegel’ın Cadıları

Cadı deyince aklınıza ne geliyor? Bir burun hareketiyle istediğini gerçekleştiren Amerikalı sevimli sarışın ‘Tatlı Cadı Samantha’yı izlediğimiz o mutlu günler mi; vergi dairesinde, bankada ya da öğrenci işlerinde her işimizi zora sokan o sinir teyze mi; yoksa pamuk prensese o parlak kırmızı elmayı uzatan, çirkin, koca burunlu, sevimsiz yaşlı kadın mı?

Çocukluğumuzdan itibaren cadı kelimesi ve imgesi masallar, öyküler ve (çizgi) filmler aracılığyla hayatımıza dâhil oluyor. Ufak farklılıklarla da olsa bir “cadı” kalıp yargısı var. Bunu da 16. yüzyıl Flaman topraklarının büyük ustası Pieter Bruegel’ın (1526/30-1569)  cadı avlarının yoğun olarak yaşanmakta olduğu 1565 yılında yaptığı iki tane baskısına borçluyuz. Evet, tam da öyle; rüzgârda uçuşan saçlarıyla süpürgesinin üstünde bacadan dışarı uçan, büyük bir kazanın başında sihirli iksirini karıştıran, kara kedilerle dost (cadılar zaman zaman bu hayvanın bedenine girerek fark edilmeden hareket edebiliyorlardı- kara kedi görmenin uğursuzluk sayılması da bundandır) bu imgeyi ortaya koyan Bruegel olmuştur. İşte bu iki baskıdan yola çıkarak Utrecht kentindeki Catharijneconvent Müzesi, Albrecht Dürer’den Hans Baldung Grien’e, Jacques de Gheyn II’den Crispijn de Passe’ya, David Teniers II’den Bartholomeus Spranger’a uzanan, Bruegel’ın Cadıları başlıklı kapsamlı bir sergi düzenlendi. Ben de tabii ki görmeden edemedim!

15. yüzyılda tüm Avrupa’yı cadılar ve büyücülerle ilgili korku sardığı sıralarda onlarla ilgili ilk betimlemeler de yapılmaya başlanmıştır.  Bunun sebebi, yaşanmakta olan olağanüstü kötü hava koşulları (1560-1630 yılları o kadar soğuk geçmişti ki bu döneme Küçük Buzul Çağı adı verilmişti), bunun ekinlere verdiği zarar, 1517’de Martin Luther’in 95 maddeden oluşan tezini Wittenberg kilisesinin kapısına asarak başlattığı Reform hareketleriyle başlayan dinî çatışmalar, yaşanmakta olan savaşlar ve tüm bunların getirdiği huzursuzluklardı. Yaşanan tüm olumsuzluklar için aranan günah keçisi bulunmuştu -hâlâ da böyle değil mi?-! Ortaçağ’da şeytana yüklenen olumsuz anlamlara bir de cadı ve şeytanın kilise ile toplumu yıkmak üzere birleşecek olmaları fikri eklenince, bu etki kat be kat artmıştır. Şeytan ve cadı konusunda bir çözüm bulmaya çalışan yetkililer ve alimler, onların uğursuz sihirlerinden (malefica) ve gece yarısı buluşmalarından (sabbath) bahsediyordu. Sergideki birçok belge ve imgede bu buluşmaların nasıl betimlendiği görülebiliyor. Cadılarla ilgili bugüne gelebilmiş en eski betimleme 1451 yılında Martin Le Franc’ın yazdığı Le champion des dames‘da bulunuyor. Bu yapıtla birlikte Dominiken rahip ve engizisyon mahkemesi üyesi Heinrich Kramer’in 1485-86 yıllarında kaleme aldığı ve tarihteki en acımasız cadı avlarını başlatan ünlü yapıtı Malleus Maleficarum (Cadıların Çekici) serginin en önemli parçalarından birisi. Kramer’in yapıtı cadılığın çeşitlerini, cadıların nasıl tanınacağını, onların nasıl yargılanmaları ve cezalandırılmaları gerektiğini anlatan bir el kitabı niteliği taşıyordu. Bu yapıtı önemli yapan özelliklerden biri de daha önce hem kadınların hem de erkeklerin suçlandığı “cadılık eylemlerinin”, o tarihten sonra daha ziyade kadınlara has olduğu yönündeki fikrin yerleşmesinde etkili oluşudur. Bir noktadan sonra artık ‘cadı’ tanımı artık bir kesinliğe kavuştuğunda da (zararlı büyü yapan, şeytanla iş birliği yapan, bir tarikate üye olan, şeytanla cinsel ilişkide bulunan, sabbath toplantılarına uçarak giden) İtalya, güney Fransa, İsviçre Almanya, Hollanda, Flaman toprakları, İskandinav ülkelerinin yanısıra İngiltere ve Atlantik okyanusunun diğer ucundaki Amerika’da (en ünlüsü de 17. yüzyıldaki Salem Cadı Mahkemeleri) mahkemeler, suçlamalar, işkenceler ve idamlar ard arda gelmeye başladı.

Cadılar genellikle yakılarak cezalandırılıyorlardı. Bazen önce boğuluyorlar, bazen ise canlı canlı ateşin ortasına bırakılıyorlardı. Halka açık gerçekleştirilen bu idamlar birer uyarı niteliği taşıyordu. Cadıların yakıldıklarında ruhlarının bir daha dönüp, yaşayanları rahatsız etmeyeceklerine inanılıyordu. Sergide, cadıların insanlara yaşattıkları ‘kötülükler’i örnekleyen birçok yapıt bulunuyor. Roeland Savery’nin Ahırdaki Cadılar (1615) yapıtında, dört cadının süt çalmak ve çiftlikteki insanlarla hayvanlara hastalık getirmek üzere bekleştiklerini görüyoruz mesela. Ancak sergide resimler, gravürler ve kitapların yanı sıra cadılardan sakınmak için kullanılabilecek çeşitli muskalar, tılsımlar ve büyü bozmaya yaran nesneler; cadıların aslında sadece sihirbazlık yaptıklarını ve bunun da anlamanın çok zor olmadığının belirtildiği kitaplar, kara büyü yapmaya yarayacak türden nesneler (kafatası, kılıçlar); fahişelik veya cadılıkla suçlanan kadınların içine kapatılıp bir çöp toplama arabası üstünde tüm şehre rezil edildiği ahşap bir utanç cübbesi; kazanlar, doldurulmuş bir kara kedi, süpürge gibi cadıları betimleyen ve onların kullandığı düşünülen nesneler de bulunuyor.

Kendi çağında da önemli, tanınan bir sanatçı olan Pieter Bruegel’in açtığı bu yolda Hollanda ve Flaman topraklarında birçok sanatçı onun yarattığı bu imgelemden faydalanmışlar ve hayal güçlerini harekete geçirmişlerdir. Bunu da sergideki birçok resim ele veriyor. Bu renkli betimlerin hepsi de korkunç değil elbet. Bir kısmı da ayrıntılarıyla yüzünüzde kocaman bir gülümsemeye neden oluyor.

21. yüzyıla geldiğimizde aslında durumun çok da değişmediğini, (sosyal) medyadan ve etrafımızda olup bitenlerden açık bir şekilde takip ediyoruz. Artık bilgisayar, telefon ya da televizyon ekranlarına ‘anında düşen’ görüntüler 15. ve 16. yüzyılların cadı avlarını pek de aratan cinsten değil. Biliyoruz ki bir taraf kendini haklı göstermek, aklamak, üste çıkmak üzere diğerini günah keçisi haline getiriyor. Kadınlar maalesef hâlâ en mağdur olan ‘öteki’lerden, tıpkı Bruegel’in cadıları gibi.

Bruegel’in Cadıları (De Heksen van Bruegel/ Bruegel’s Witches) sergisi 31 Ocak 2016 tarihine kadar Utrecht Catharijneconvent (Hollanda), 25 Şubat- 26 Haziran 2016 tarihleri arasında da Brugge Sint-Janshospitaal’da (Belçika) görülebilir. Ufak bir tanıtım videosu da şurada! Sergiye bir de Renilde Vervoort’un doktora tezinden yola çıkarak yazdığı “Bruegel’s Witches: Witchcraft Images in the Low Countries between 1450-1700” adlı bir kitap eşlik ediyor. Vervoort’un doktora tezine ise buradan ulaşabilirsiniz.

No Comments »

İzlenimcilik Nasıl Okunur?

Yeni bir yıla şunun şurasında sadece üç gün kaldı. Hani bir gelenek olmuş ya, “Geçtiğimiz yıl neler yaptık? Nasıl geçti?”, kafamızda, ya da cebimizde gezdirdiğimiz minik defterde oluşturduğumuz uzun uzun listelerin yanına artılar ya da eksiler koymaya başladık bile çoktan. Sonra bir de “yaklaşmakta olan yeni yıl bize neler getirsin istiyoruz” diye gece sıcak yatağımızda bir sağa bir de sola dönerken, hayaller kurup dualar ediyoruz belki de.

Uzun bir yıl oldu, uzun bir yol da aynı zamanda. Yeni ama eski vatanımda geçirdiğim ikinci yıla birçok duygu; hayal kırıklıkları, umutlar, umutsuzluklar, kavuşma sevinçleri, ayrılık hüzünleri, heyecanlar sığdırdım. Ancak sona erişi beni üzmüyor. Çabucak birkaç günü de devirip, yeni bir yıla başlamak için sabırsızlanıyorum.

Benim uzun listemin ‘beni mutlu edenler’ kısmının en başlarında ise bir kitap var. Kitaplar benim listelerimde her zaman bulunurlar gerçi ancak bu kitabı özel kılan onu benim çevirmiş olmam. Evet, gecikmeli bir haber bu! Daha önce çok sayıda makale, yazılar ve birkaç da sergi kataloğu çevirmiş olmama rağmen bu benim çevirdiğim ilk kitap. Heyecanlıyım, bayramlık yeni ayakkabılarıyla uyuyan bir çocuk gibi hissediyorum kendimi son zamanlarda. Koca bir yaz mevsimini bilgisayarımın başında geçirdikten sonra, Kasım ayı başlarında gerçekleşen TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’na yetiştirdik kitabı. İlk, orada okuyucu ile buluştu. Şimdilerde ise girdiğiniz tüm kitapçılarda karşınıza çıkıyordur, belki de çıktı bile… Sizinle haberi yeni paylaşmamın sebebi de kitapla benim daha birkaç gün önce gerçekleşen buluşmam. Postadan çıkan ağır paketi elime aldığımda heyecandan kalbim yerinden çıkacaktı. İlginç bir şekilde yakınlarımdan gelen mesajlar ve fotoğraflarda görmüştüm kitabı(mı) ancak ne zamanki elime aldım, işte o an gerçek olduğu kanaatine vardım.

Geleyim kitabın kendisine: İlk resimden ve yazımın başlığından da anlaşıldığı üzere kitabın başlığı İzlenimcilik Nasıl Okunur: Bakma Biçimleri, yazarı ise, New York State Üniversitesi’nde sanat tarihi profesörü olan James H. Rubin. 19. yüzyılda ortaya çıkmış bir sanat akımı olan İzlenimcilik (Empresyonizm) Rubin’in kaleminde farklı bir şekilde ele alınmış. Genellikle kronolojik bir şekilde ya da sanatçılar üzerinden ele alınmasına alıştığımız bu türden sanat akımlarını yazar, konulara göre bölümlendirerek ve farklı sanatçıların benzer konularda ele aldıkları yapıtlarla karşılaştırarak 19. yüzyılın ruhunu kavramaya çalışmış. Birbirinden etkileyici resimlerle, dönemin geniş görsel kültürüne, sanatçılara ve sanatçıların kariyerleri arasındaki paralelliklere değinerek İzlenimcilik tarihini tümüyle farklı bir şekilde yazmış. Öncüler ve Yenilikçiler, Aile ve Arkadaşlar, Endüstri ve Teknoloji, Cinsiyet ve Cinsellik, Politika ve Toplum, Moda ve Eğlence gibi on beş ana başlıkta incelenen resimlerin her biri ise bizi farklı diyarlara, dünyalara götürecek nitelikte. Claude Monet, Édouard Manet, Paul Cézanne, Pierre-Auguste Renoir, Edgar Degas gibi ismine daha âşina olduğumuz ressamların yanı sıra Armand Guillaumin, Frédéric Bazille, Mary Cassatt, Gustave Caillbotte, Marie Bracquemond ve Berthe Morisot gibi biraz da gölgede kalmış İzlenimci ressamların yapıtları ve hayatlarıyla da tanışma imkânı sağlıyor bu çalışma. 407 sayfalık bu kapsamlı kitap sadece sanat tarihçileri ve sanatla ilgilenenler için değil, genel okuyucu için de okuması keyifli ve farklı bir perspektif kazandıran iyi bir kaynak niteliği taşıyor.

Bana desteklerinden ötürü kitabın yayın editörü Firdevs Candil Erdoğan ve kitap editörü Serap Yüzgüller dostlarıma ne kadar teşekkür etsem azdır. Benim için büyük bir adımdı ve hem bu adımı atmam için cesaret verdiler hem de yürüdüğüm yolda desteklerini hiç esirgemediler. Ayrıca Ümi de hem sevgisi ve desteği, hem de hazırladığı harika enerji bombası meyve tabakları ile gücüme güç kattı! Canım ablam, kardeşim ve Sophie’cim de kitabı fuara yetiştirme telaşı içinde olduğum son çılgın günlerimde kocaman yürekleri ve sevgileriyle sakinleştirip sarıp sarmaladılar beni. Seviyorum sizi!!!

İzlenimcilik Nasıl Okunur: Bakma Biçimleri Hayalperest Yayınevi’nden çıktı. Şiddetle tavsiye ederim efenim…

No Comments »

Altın Çağ’ın Selfie’leri

Moses ter BorchBir çoğumuz gibi ben de zaman zaman bir selfie furyasının parçası gibi hissediyorum kendimi. Elimde telefonum, restoran tuvaletlerinde, asansörlerde ya da sarp kayalıkların tepelerinde kendimi çekmeye çalışmasam da, engel olamıyorum bazen bu son yılların çılgınlığını kendim de yapmaya. Geçen yıl doğum günümde bir iş arkadaşım selfie çubuğu da hediye etmişti ancak ben yine de ‘kolumun uzanabildiğince’yi tercih ediyorum. Birçok yer, özellikle de bazı müzeler bu sosyal ‘çılgınlığı’ kendince ele almaya çalışıyor ve bunula ilgili önlemler, çalışmalar, değerlendirmeler yapıyorlar, malum gazetelerde ve internette bu türden haberlerle karşılaşıyoruz sık sık. Rijksmuseum örneğin, “selfie çekme, çizim yap” diyor açıkça ve bunu da teşvik ediyor.

Den Haag (Lahey) kentinde bulunan Mauritshuis ise yine bu konu üzerinden başka bir bakış açısı getirmiş ve pek de iyi yapmış.  Hollandalı Ressamlardan Otoportreler: Altın Çağ’dan Selfie’ler başlıklı bir sergi ile 400 yıl öncesinin öz çekimlerine bir yolculuğa çıkartıyor bizi. Sergide bizi karşılayan ilk otoportre, Huygh Pietersz. Voskuyl’ün (1591-1665) delici bakışlarıyla adeta sersemleten resmidir (1638). Daha ilk çalışmada orada öylece bakakaldım. Tam çalışmasının ortasında rahatsız edilmiş, biraz şaşkınlık biraz da, çatık kaşlarıyla “burada ne arıyorsun?” dercesine bakıyor. Toprak rengi kıyafetleri ve başındaki beresi de beni benden almış olabilir. Boynunda aile armasının işli olduğu fuları da en güzel ayrıntılarından biri bu resmin.

Sergi insanın kendisini bir nevi ölümsüzleştirmek, sonraki nesillere hatırlatmak dürtüsüyle yapılmış ortoportreler üzerinden günümüzün selfie’siyle bağlantı kuruyor. Her ne kadar temelde arzu edilen şey ortak olsa da, her ikisinin ortaya konuluş biçiminde büyük bir farklılık var. Artık elimizdeki en son teknoloji telefonlarımızla, her an her yerde, sadece birkaç saniye içinde gerçekleştirebildiğimiz bu ‘öz’ portrelerle karşılaştırınca ressamlar kendileri için mesleki açıdan birer tanıtım kartı görevi de gören bu resimleri yaparken, öncelikle kendilerinin dış dünya tarafından nasıl algılanmak istediklerini hesaba katmışlar (ki bunu şimdi biz de yapıyoruz) ve kompozisyon üzerinde düşünüp taşınmışlardır. Bir selfie’den çok daha uzun bir çalışma süresi ve çaba gerektiren otoportreler yüzyıllar sonra dahi gözlerimizin içine bakıp, buradayız herşeye rağmen diyebiliyor.

Otoportreler ve aynaların birbirini besleyen ilişkisi sergide de gözlemlenebiliyor. Sergi düzenlemesini çekici kılan ve tüm o otoportrelerin daha da çoğalıp etrafımızı sarmasını sağlayan aynalar, büyülü bir ortam oluşmasını sağlamış. Sanatçılar kendilerini tuvale aktarabilmek için bu can dosttan yardım istemişler ve aynalar da onları hayal kırıklığına uğratmamışlar. Sergide bir otoportresiyle bulunan Rembrandt (1606-1669) ‘selfie’lere hiç de yabancı olmayan bir isim. Kendini yaklaşık olarak 80 defa betimlemiş biri olarak, resim tarihi içinde ön sıralarda yer aldığını söylememde bir sakınca yok sanırım (Van Gogh da 19. yüzyılda kendini en çok betimleyen ressamlardan olmuştur). Onun sağında ve solunda öğrencileri olmuş olan Ferdinand Bol (1616-1680) ve çok yetenekli ancak genç yaşında büyük bir patlamada öldüğünden, hem var olan yapıtlarının büyük bir kısmından hem de gelecekte üreteceklerinden mahrum kaldığımız Carel Fabritius (1622-1654) bulunuyor. Fabritius, düğmelerini açık bıraktığı gömleğiyle son derece samimi ve doğal bir poz vermiş.

Ellerindeki fırçalar, boyalarını güzelce sıraladıkları paletler ve düzeltmeler için kullandıkları bezler gibi meslekleri için gerekli aletlerle kendini betimleyen ressamlar da görüyoruz. Tüm bu erkek popülasyonu içinde tek bir kadın ön plana çıkıyor. Çalışırken takıyor olamayacağı kocaman zarif yakası ve giydiği zarif elbisesiyle tuvalinin başında çalışırken kendini betimleyen Judith Leyster (1609-1660) bir yıldız gibi parlıyor. Cornelis Bisschop ise kenara çektiği perdeyle Antik Yunan’dan ressamlar Zeuxis ile Parhassius arasındaki ünlü rekabete gönderme yapıyor. Karel Dujardin (1626-1678) gibi bazı ressamlar da, ressamlıklarından ziyade zarif kıyafetler içinde burjuva yaşamlarını sergileyecek gibi betimlemişlerdir kendilerini.

Leiden Fijnschilders‘dan (kusursuz, pürüzsüz resimleriyle bilinirler) olan Gerrit Dou (1613-1665) ve Van Mieris ailesi üyeleri kendi uzmanlıklarını öne çıkartırcasına çeşit çeşit kumaş ve dokular içerisinde kendilerini betimlemeyi seçmişler. Kendisine ilham kaynağı olan eşi ve kızının portreleriyle tuvalde ölümsüzleşmeyi seçen Adriaen van der Werff (1659-1722) gibi bence serginin en önemli yapıtlarından biri olan David Bailly’nin (1584-1657) otoportresinde bir portre daha görülüyor. Bailly, çeşitli Vanitas sembolleriyle zamanın geçiciliğini kendine konu seçmiş ve yaptığı bu ikili otoportrede sanatın zamanı yeneceğini vurgulamıştır. Ressam genç kendini, 1651 yılında resmi yaptığında 67 yaşındaki halinin portresini tutarken betimlemiş. Bu nasıl da akıllıca ve insanı kendinden geçiren bir kompozisyondur!

Mizaha başvuran ressamların tabii ki en başında yine Jan Steen (1626-1679) bulunuyor ve otoportresini yaparken de bu şakacı kişiliğini dışa vurduğunu görüyoruz. Neşeli bir müzisyen olarak havalı kıyafetleri içinde bir yandan da şarkı söylüyor gibidir. Arka masada duran sürahinin de bu neşede parmağı olduğunu düşünmemek imkansız, değil mi? Arie de Vois (1632- 1680) da meslektaşı gibi bambaşka bir role bürünerek, bir avcı olarak betimlemiş kendisini. Kendilerini aileleriyle, yazdıkları kitaplarla, bir şeyi baştan var eden bireyler olarak daha birçok örnek var sergide. Her bir resim bir başka güzellik, bir başka göz alıcı ayrıntı sergiliyor. Kendi karakterlerine, yaşayış biçimlerine, ailelerine yakından bakıyoruz, onları görüyor ve hatta neredeyse dokunabiliyoruz…

Burada daha uzun uzun yazamadığım (ancak fotoğraflarını paylaştığım) başka ressamlar da var. Ama Moses ter Borch’tan (1645-1667) bahsetmeden bitirmek istemem yazımı. Moses doğum ve ölüm tarihinden de anlaşılabileceği gibi sadece 22 yaşına kadar yaşayabilmiş bir ressam. Yazımın en başında, çocuksu ifadesi ve bir çocuğun pembe dudakları, kıvrım kıvrım saçlarıyla bize bakan ressamın ta kendisi. 17. yüzyılın önde gelen ressamlarından biri olan Gerard ter Borch’un üvey kardeşi olan Moses, bu otoportreyi yaptığında daha 15 yaşındaymış. Resim kariyerine donanmaya girmek üzere bir nokta koymuş. Ancak İkinci İngiliz Hollanda Savaşı sırasında ölmüş, çok genç bir yaşta.

Serginin tanıtım filminde üç karakter görüyoruz. Biri serginin küratörü Ariane van Suchtelen bize sergiyi ve yapıtları anlatıyor; diğeri ‘selfie uzmanı Else Kramer bize selfie çekmenin inceliklerinden örneklerle bahsediyor ve aynadan çalışarak kendi otoportresini yapan ve çalışmasının sonunda da otoportesiyle birlikte selfie’sini çeken bir günümüz ressamı bulunuyor. Sergi etkileyiciydi. Bu iç içe geçmiş olan iki kavramı çok başarılı bir şekilde bize ulaştırmayı başarmışlar. Buralara yolunuz düşecek gibi olursa, 3 Ocak 2016 tarihine kadar sizi de büyülü bir dünya bekliyor olacak.

No Comments »