Tülay’ın Atkısı

Yeni Sanat

Tam olarak ne zaman başladı hatırlayamıyorum. Çocukluğumda gördüğüm Van Houten posterleri mi, Prag’ın her yerine damgasını vuran Mucha’nın çalışmaları mı, yoksa Brüksel’de sokakları boydan boya çevreleyen zarif mi zarif binalar mı beni böylesine etkiledi bilemiyorum. İstiklal Caddesi’nde Botter Apartmanı’na her vardığımda karşısında öylece durup, ayrıntılarını uzun uzun seyrettiğim günler olmuştur. Raimondo D’Aronco’nun İstanbul’a kazandırdığı sayısız yapıttan biridir bu bina. D’Aronco, II. Abdülhamid’in emrinde yaklaşık olarak 16 yıl çalışan İtalyan bir mimardı. Yıllar geçip de sanat tarihi yüksek lisansımı yaparken hazırlamam gereken bir ödev için D’Aronco’nun Beşiktaş Serencebey’de yaptığı Şeyh Zafir Türbesi’ni seçmem tesadüf değil. Bu, ‘Yeni Sanat’ın beni uzunca bir süredir büyülü etkisinde tutuyor olmasının sonuçlarındandır ancak.

Süslemeci, bitkisel kıvrımları ve olanca zarafetiyle en sevdğim dönemlerin başında gelir. Fransızca’daki kullanımıyla Art Nouveau, Avrupa’da 19. yüzyılın 20. yüzyıla kavuştuğu zamanlarda ortaya çıkmış, mimari, resim, heykel, grafik, cam, seramik, mobilya ve takı tasarımı gibi farklı alanlarda varlığını yoğun bir şekilde hissettirmiştir. İlhamını özellikle de doğadan alan bu üslüp her ülkede farklı isimlerle ve kendine has özellikleri ile karşımıza çıkar. Bazı yerlerde daha geometrik, bazı yerlerde daha da girift motifler görülür. Kadın, onun kıvrımlı bedeni, rüzgara kapılmış dalga dalga saçları yine ilham kaynaklarındandır.

Hollanda’da Art Nouveau, ya da buradaki adıyla Nieuwe Kunst geriye harikulade eserler bırakmıştır. Özellikle de Amsterdam Okulu’nun Dışavurumcu özellikler taşıyan birbirinden ilginç binaları, Den Haag kentinin her köşesini kaplayan ve Art Nouveau’nun Avrupa genelinde taşıdığı özellikleri sergileyen yapılar, bu yapıların cephelerini süsleyen seramik panolar, kitap ciltleri, duvar kaplamaları, mücevherler, mobilyalar… Sokaklarda, müzelerde hala birçok örneği ile karşılaşabilirsiniz.

Geçen hafta Den Haag Gemeente Müzesi’ne Rothko sergisi için gidişim bana yine bambaşka bir dünyanın kapılarını araladı. Amsterdam Okulu mimarlarından H. P. Berlage’nın yaptığı müze binası, ana sergi salonlarının yanı sıra birçok nişten de oluşuyor. Öylece resimler arasında dolaşırken, kalın perdelerin ardında birşeylerin olduğunu fark ettim. Araladığım o ağır perdelerin arkasında bambaşka bir dünya çıktı ortaya. Bu oda, tüm ayrıntılarıyla varlığını sürdürebilmiş, ilhamını bütünüyle doğadan almış. Ahşap oymaları, metal sobası, duvarlardaki batik kaplamaları, sandalyeleri, dolaplardaki seramikleriyle, sofasıyla, Art Nouveau’nun ihtişamını yansıtan bir iç mekân burası. Sanatçı Gerrit Willem Dijsselhof‘un (1866-1924) Amsterdam’da yaşayan dermatolog W. van Hoorn için tasarladığı, bitki ve hayvan dünyasının büyüsünün her köşesine nakşedildiği bu iç mekân, müzenin açıldığı 1935’ten beri bu şekilde sergilenmekteymiş. Odadaki eşyalar Dijsselhof’un kendisi tarafından tasarlanmış, nakış işleri Dijsselhof’un müstakbel eşi Willy Keuchenius tarafından yapılmış.

İngiltere’de, Art Nouveau‘nun bir kolu olarak görülebilecek, Arts and Crafts Movement‘in da temel çıkış noktalarından biri olan ve özellikle de John Ruskin ve William Morris’in yazdıklarında temellenmiş olan düşünceyle yakınlık gösterir bu oda; el emeğinin, özgünlüğün, doğanın güzelliklerini yansıtır. Endüstri çağının getirdiği seri üretim, estetikten yoksun, birbirinin kopyası eşyalar, mekânlar, yaşamlardan uzak, doğaya, öze yakın, daha insana dairdir. İnsana dair olana daha da uzaklaşmamak dileğiyle…

No Comments »

Kuzeyin büyük kenti: Groningen

Herşey aslında bir kitapla başladı. Hollanda dilinde yazılmış bir kitap aldığınızda Tommy Wieringa’nın Een Mooie Jonge Vrouw (Genç Güzel Bir Kadın) adlı kitabı Hollanda Kitap Haftası nedeniyle herkese hediye ediliyordu. Ancak doğuran kazan misali bu kitap içinden bir hediye daha çıkardı. Bir kişilik gidiş dönüş tren bileti. Sınırsız bu bileti sadece geçtiğimiz pazar günü kullanabilecekti okuyucu.

O okuyuculardan olduğumuzdan Hollanda’nın kuzeyindeki en büyük kent olan Groningen’e gitmeye karar verdik. Hollanda’da ulaşım oldukça pahalı bu yüzden benim gibi birçok kişi daha önce görmediği, kendine mümkün olduğunca uzak bir noktayı belirleyerek bu güzel hediyeyi değerlendirmeyi uygun buldu. Sabah saat 10 gibi yola çıktığımızda, bir pazar sabahı olmasına rağmen, trenler sıkış tepişti. Sonradan birçok yolcunun elinde söz konusu kitabı gördüğümüzde, aslında şaşırmamamız gerektiğini anladım. Yol oldukça uzun Hollanda şartlarında; İki saat sürecek bu yolculuk için yanımızda sandviçler ve okuyacak kitabımız vardı.

Şehir bizi, Isaac Gosschalk’ın 1896’da inşa ettiği Rönesans ve Gotik özellikler taşıyan Hollanda’nın en etkileyici tren istasyonlarından biriyle karşıladı. İstasyonda bulunan dükkanlar ve bekleme salonu dönemini çok iyi bir biçimde yansıtan Art Nouveau resimler, seramikler ve mimari detaylarla bezenmiş. Bir kente bu şekilde ayak basmak her zaman mümkün olmuyor. Genel olarak ruhsuz yapıların etrafımızı sardığı çağımızda artık neredeyse bir lüks haline geldi bu. (Tren istasyonlarına/ garlarına verilen önemi aslında Türkiye’de de biliyoruz. Bunlar genel olarak kentin en etkileyici yapılarından oluyorlar. Ne yazık ki koruyamıyoruz bu yapıları. Haydarpaşa örneğindeki gibi…) İstasyondan çıkıp bir de dışını görünce yüzümüzde daha da büyük bir gülümseme belirdi. Fotoğraflarımızı çekip kent merkezine doğru yürüyüşe geçtiğimizde ise ilk karşılaştığımız büyük yapı Groninger Museum oldu. Son derece renkli ve dinamik bir yapı olan müze binası başta Alessandro Mendini ve onun belirlediği 6 farklı mimar tarafından tasarlanmış. Günün sonuna doğru, Alman sanayici ve doktor Gustav Rau’un koleksiyonundan derlenen Fra Angelico’dan Monet’ye Doğal Güzellik sergisini görmek üzere müzeye girdiğimizde Alessandro Mendini’nin etkileyici spiral merdivenini görme imkanı da bulduk.

Groningen 198.000 nüfusu olan Hollanda’nın 6. büyük kenti. Üniversitesi sayesinde genç nüfusun da canlandırdığı bir yer. Kentte yaklaşık olarak 50.000 öğrencinin okuduğu düşünülüyor. Groningen, Hollanda Cumhuriyeti (1588-1795) kurulduğu tarihten itibaren Hollanda’nın bir parçası olmuş. Ortaçağ’da Kuzey Almanya’da ticari loncaların çıkarlarını gözeten Hansa Birliği’nin (Hanseatic League) ticari ağları Groningen’e kadar uzandığından, kent önemini uzun süre muhafaza etmiş.

Kısa yürüyüşümüzün ardından Vismarkt denilen meydana vardık. Meydan’da bizi Korenbeurs binası karşıladı. Bu yapı 1862 yılında kentin tahıl borsası olarak inşa edilmiş. Meydanı boydan boya geçtikten sonra ise Büyük Pazar Meydanı’na yani Grote Markt’a vardık. Meydanın bir köşesinde mimari açıdan Tahıl Borsası’yla büyük benzerlikler gösteren belediye binası, diğer tarafında ise kentin simgesi olan Martinikerk (Martini Kilisesi) var. Kilise çan kulesi’nin altında De Kostery adlı küçük, sevimli kafede bir kahve- tatlı molasından sonra yolumuza devam ettik. Kilisenin hemen arkasında, belki de kentin en sakin, yeşil ve huzurlu alanı olan Martinikerkhof’taki tarihi yapılar, yeşillikler arasından kendilerini gösteren çeşit çeşit kır çiçeğini görünce burada uzunca bir süre gezindik, fotoğraf çektik.

Sonra tekrar kentin sokaklarında kaybolduk. Her sokağın sonunda ilgimizi çeken yöne doğru yol aldık. Groningen Üniversitesi binalarının arasında Aletta H. Jacobs’un (1854-1929) büstü ilgimizi çekti. Hollanda’da üniversiteye (Groningen) giden ilk kadın olan Jacobs, tıp doktoru olarak eğitimini tamamlamış. Ülkenin önde gelen feministlerinden olan Jacobs adına Groningen Üniversitesi iki yılda bir, kendi alanlarında başarı sağlamış ve toplumda örnek oluşturan kadınlara bir ödül de veriyormuş.

Bu küçük keşiften sonra, ilgimizi çeken başka bir müzeye yöneldik. Nederlands Stripmuseum, Hollanda’da, Belçika’da ve Avrupa’nın geri kalan kısmında yayınlanmış olan çizgi romanları konu edinmiş olan renkli, eğlenceli bir yer. Özellikle küçük ziyaretçiler için oldukça neşeli etkinlikler de sunuyor. 1858’de Hollanda’da yayınlanan ilk çizgi roman olan Mijnheer Prikkebeen‘in hikayesi ile başlayan ziyaretimiz boyunca, Ten Ten, Donald Duck ve Asterix gibi dünyaca bilinen çizgi romanların yanısıra her Hollandalı’nın hayatının ayrılmaz birer parçası olan Suske en Wiske; Tom Poes; Franka; Jan, Jans en de Kinderen; Paulus de Boskabaouter ve Heer Bommel gibi kahramanların renkli dünyasına dalıp gitme imkanı da bulduk.

Artık gün akşama dönüp de iyice yorulduğumuzu düşündüğümüz bir anda, akşam yemeği için güzel bir yer ararken sokağın birinden yayılan canlı Rock’n’Roll esintileriyle kendimizi küçük ama samimi bir barda bulduk. Hollandalı bir grubun çaldığı ve kanımızı kaynatan harika parçalar eşliğinde dans edip şarkı söyledik. Öğrenci nüfusunun yoğun olduğu bir kentte dolaşmanın güzel taraflarından biri böylesi mekanlar. Ancak karnımızın çalan zilleri o güzel müziği bastırdığı noktada ise hemen yakındaki Boven Jan restoranına daldık. Etkileyici açık mutfak düzeni, renkli ama zarif dekorasyonu daha ilk anda bizi cezbetti. Yediğimiz lezzetli geleneksel Hollanda yemeklerini ve güzel sunumlarını da özellikle vurgulamak isterim. Olur da yolunuz Hollanda’nın kuzeyindeki bu kente düşerse içim rahat tavsiye edebilirim size. O güzel yemekle birlikte sona erdi günümüz. Daha iki saat sürecek geri dönüş yolculuğunda karnımız tok, yüzümüzde kocaman bir gülümseme çektiğimiz fotoğrafları inceledik birer birer.

Okuduğumuz kitaplar bize zihinsel seyahat imkanını hep verir. Bambaşka hayatlara, dünyalara dalabiliriz sayfaları bir bir çevirirken. Ancak bir kitap sayesinde ilk kez fiziksel olarak da seyahat ettim. Bu da bence ayrı bir mutluluk oldu.

No Comments »