Tülay’ın Atkısı

Altın Çağ’ın Selfie’leri

Moses ter BorchBir çoğumuz gibi ben de zaman zaman bir selfie furyasının parçası gibi hissediyorum kendimi. Elimde telefonum, restoran tuvaletlerinde, asansörlerde ya da sarp kayalıkların tepelerinde kendimi çekmeye çalışmasam da, engel olamıyorum bazen bu son yılların çılgınlığını kendim de yapmaya. Geçen yıl doğum günümde bir iş arkadaşım selfie çubuğu da hediye etmişti ancak ben yine de ‘kolumun uzanabildiğince’yi tercih ediyorum. Birçok yer, özellikle de bazı müzeler bu sosyal ‘çılgınlığı’ kendince ele almaya çalışıyor ve bunula ilgili önlemler, çalışmalar, değerlendirmeler yapıyorlar, malum gazetelerde ve internette bu türden haberlerle karşılaşıyoruz sık sık. Rijksmuseum örneğin, “selfie çekme, çizim yap” diyor açıkça ve bunu da teşvik ediyor.

Den Haag (Lahey) kentinde bulunan Mauritshuis ise yine bu konu üzerinden başka bir bakış açısı getirmiş ve pek de iyi yapmış.  Hollandalı Ressamlardan Otoportreler: Altın Çağ’dan Selfie’ler başlıklı bir sergi ile 400 yıl öncesinin öz çekimlerine bir yolculuğa çıkartıyor bizi. Sergide bizi karşılayan ilk otoportre, Huygh Pietersz. Voskuyl’ün (1591-1665) delici bakışlarıyla adeta sersemleten resmidir (1638). Daha ilk çalışmada orada öylece bakakaldım. Tam çalışmasının ortasında rahatsız edilmiş, biraz şaşkınlık biraz da, çatık kaşlarıyla “burada ne arıyorsun?” dercesine bakıyor. Toprak rengi kıyafetleri ve başındaki beresi de beni benden almış olabilir. Boynunda aile armasının işli olduğu fuları da en güzel ayrıntılarından biri bu resmin.

Sergi insanın kendisini bir nevi ölümsüzleştirmek, sonraki nesillere hatırlatmak dürtüsüyle yapılmış ortoportreler üzerinden günümüzün selfie’siyle bağlantı kuruyor. Her ne kadar temelde arzu edilen şey ortak olsa da, her ikisinin ortaya konuluş biçiminde büyük bir farklılık var. Artık elimizdeki en son teknoloji telefonlarımızla, her an her yerde, sadece birkaç saniye içinde gerçekleştirebildiğimiz bu ‘öz’ portrelerle karşılaştırınca ressamlar kendileri için mesleki açıdan birer tanıtım kartı görevi de gören bu resimleri yaparken, öncelikle kendilerinin dış dünya tarafından nasıl algılanmak istediklerini hesaba katmışlar (ki bunu şimdi biz de yapıyoruz) ve kompozisyon üzerinde düşünüp taşınmışlardır. Bir selfie’den çok daha uzun bir çalışma süresi ve çaba gerektiren otoportreler yüzyıllar sonra dahi gözlerimizin içine bakıp, buradayız herşeye rağmen diyebiliyor.

Otoportreler ve aynaların birbirini besleyen ilişkisi sergide de gözlemlenebiliyor. Sergi düzenlemesini çekici kılan ve tüm o otoportrelerin daha da çoğalıp etrafımızı sarmasını sağlayan aynalar, büyülü bir ortam oluşmasını sağlamış. Sanatçılar kendilerini tuvale aktarabilmek için bu can dosttan yardım istemişler ve aynalar da onları hayal kırıklığına uğratmamışlar. Sergide bir otoportresiyle bulunan Rembrandt (1606-1669) ‘selfie’lere hiç de yabancı olmayan bir isim. Kendini yaklaşık olarak 80 defa betimlemiş biri olarak, resim tarihi içinde ön sıralarda yer aldığını söylememde bir sakınca yok sanırım (Van Gogh da 19. yüzyılda kendini en çok betimleyen ressamlardan olmuştur). Onun sağında ve solunda öğrencileri olmuş olan Ferdinand Bol (1616-1680) ve çok yetenekli ancak genç yaşında büyük bir patlamada öldüğünden, hem var olan yapıtlarının büyük bir kısmından hem de gelecekte üreteceklerinden mahrum kaldığımız Carel Fabritius (1622-1654) bulunuyor. Fabritius, düğmelerini açık bıraktığı gömleğiyle son derece samimi ve doğal bir poz vermiş.

Ellerindeki fırçalar, boyalarını güzelce sıraladıkları paletler ve düzeltmeler için kullandıkları bezler gibi meslekleri için gerekli aletlerle kendini betimleyen ressamlar da görüyoruz. Tüm bu erkek popülasyonu içinde tek bir kadın ön plana çıkıyor. Çalışırken takıyor olamayacağı kocaman zarif yakası ve giydiği zarif elbisesiyle tuvalinin başında çalışırken kendini betimleyen Judith Leyster (1609-1660) bir yıldız gibi parlıyor. Cornelis Bisschop ise kenara çektiği perdeyle Antik Yunan’dan ressamlar Zeuxis ile Parhassius arasındaki ünlü rekabete gönderme yapıyor. Karel Dujardin (1626-1678) gibi bazı ressamlar da, ressamlıklarından ziyade zarif kıyafetler içinde burjuva yaşamlarını sergileyecek gibi betimlemişlerdir kendilerini.

Leiden Fijnschilders‘dan (kusursuz, pürüzsüz resimleriyle bilinirler) olan Gerrit Dou (1613-1665) ve Van Mieris ailesi üyeleri kendi uzmanlıklarını öne çıkartırcasına çeşit çeşit kumaş ve dokular içerisinde kendilerini betimlemeyi seçmişler. Kendisine ilham kaynağı olan eşi ve kızının portreleriyle tuvalde ölümsüzleşmeyi seçen Adriaen van der Werff (1659-1722) gibi bence serginin en önemli yapıtlarından biri olan David Bailly’nin (1584-1657) otoportresinde bir portre daha görülüyor. Bailly, çeşitli Vanitas sembolleriyle zamanın geçiciliğini kendine konu seçmiş ve yaptığı bu ikili otoportrede sanatın zamanı yeneceğini vurgulamıştır. Ressam genç kendini, 1651 yılında resmi yaptığında 67 yaşındaki halinin portresini tutarken betimlemiş. Bu nasıl da akıllıca ve insanı kendinden geçiren bir kompozisyondur!

Mizaha başvuran ressamların tabii ki en başında yine Jan Steen (1626-1679) bulunuyor ve otoportresini yaparken de bu şakacı kişiliğini dışa vurduğunu görüyoruz. Neşeli bir müzisyen olarak havalı kıyafetleri içinde bir yandan da şarkı söylüyor gibidir. Arka masada duran sürahinin de bu neşede parmağı olduğunu düşünmemek imkansız, değil mi? Arie de Vois (1632- 1680) da meslektaşı gibi bambaşka bir role bürünerek, bir avcı olarak betimlemiş kendisini. Kendilerini aileleriyle, yazdıkları kitaplarla, bir şeyi baştan var eden bireyler olarak daha birçok örnek var sergide. Her bir resim bir başka güzellik, bir başka göz alıcı ayrıntı sergiliyor. Kendi karakterlerine, yaşayış biçimlerine, ailelerine yakından bakıyoruz, onları görüyor ve hatta neredeyse dokunabiliyoruz…

Burada daha uzun uzun yazamadığım (ancak fotoğraflarını paylaştığım) başka ressamlar da var. Ama Moses ter Borch’tan (1645-1667) bahsetmeden bitirmek istemem yazımı. Moses doğum ve ölüm tarihinden de anlaşılabileceği gibi sadece 22 yaşına kadar yaşayabilmiş bir ressam. Yazımın en başında, çocuksu ifadesi ve bir çocuğun pembe dudakları, kıvrım kıvrım saçlarıyla bize bakan ressamın ta kendisi. 17. yüzyılın önde gelen ressamlarından biri olan Gerard ter Borch’un üvey kardeşi olan Moses, bu otoportreyi yaptığında daha 15 yaşındaymış. Resim kariyerine donanmaya girmek üzere bir nokta koymuş. Ancak İkinci İngiliz Hollanda Savaşı sırasında ölmüş, çok genç bir yaşta.

Serginin tanıtım filminde üç karakter görüyoruz. Biri serginin küratörü Ariane van Suchtelen bize sergiyi ve yapıtları anlatıyor; diğeri ‘selfie uzmanı Else Kramer bize selfie çekmenin inceliklerinden örneklerle bahsediyor ve aynadan çalışarak kendi otoportresini yapan ve çalışmasının sonunda da otoportesiyle birlikte selfie’sini çeken bir günümüz ressamı bulunuyor. Sergi etkileyiciydi. Bu iç içe geçmiş olan iki kavramı çok başarılı bir şekilde bize ulaştırmayı başarmışlar. Buralara yolunuz düşecek gibi olursa, 3 Ocak 2016 tarihine kadar sizi de büyülü bir dünya bekliyor olacak.

No Comments »

Yeni Sanat

Tam olarak ne zaman başladı hatırlayamıyorum. Çocukluğumda gördüğüm Van Houten posterleri mi, Prag’ın her yerine damgasını vuran Mucha’nın çalışmaları mı, yoksa Brüksel’de sokakları boydan boya çevreleyen zarif mi zarif binalar mı beni böylesine etkiledi bilemiyorum. İstiklal Caddesi’nde Botter Apartmanı’na her vardığımda karşısında öylece durup, ayrıntılarını uzun uzun seyrettiğim günler olmuştur. Raimondo D’Aronco’nun İstanbul’a kazandırdığı sayısız yapıttan biridir bu bina. D’Aronco, II. Abdülhamid’in emrinde yaklaşık olarak 16 yıl çalışan İtalyan bir mimardı. Yıllar geçip de sanat tarihi yüksek lisansımı yaparken hazırlamam gereken bir ödev için D’Aronco’nun Beşiktaş Serencebey’de yaptığı Şeyh Zafir Türbesi’ni seçmem tesadüf değil. Bu, ‘Yeni Sanat’ın beni uzunca bir süredir büyülü etkisinde tutuyor olmasının sonuçlarındandır ancak.

Süslemeci, bitkisel kıvrımları ve olanca zarafetiyle en sevdğim dönemlerin başında gelir. Fransızca’daki kullanımıyla Art Nouveau, Avrupa’da 19. yüzyılın 20. yüzyıla kavuştuğu zamanlarda ortaya çıkmış, mimari, resim, heykel, grafik, cam, seramik, mobilya ve takı tasarımı gibi farklı alanlarda varlığını yoğun bir şekilde hissettirmiştir. İlhamını özellikle de doğadan alan bu üslüp her ülkede farklı isimlerle ve kendine has özellikleri ile karşımıza çıkar. Bazı yerlerde daha geometrik, bazı yerlerde daha da girift motifler görülür. Kadın, onun kıvrımlı bedeni, rüzgara kapılmış dalga dalga saçları yine ilham kaynaklarındandır.

Hollanda’da Art Nouveau, ya da buradaki adıyla Nieuwe Kunst geriye harikulade eserler bırakmıştır. Özellikle de Amsterdam Okulu’nun Dışavurumcu özellikler taşıyan birbirinden ilginç binaları, Den Haag kentinin her köşesini kaplayan ve Art Nouveau’nun Avrupa genelinde taşıdığı özellikleri sergileyen yapılar, bu yapıların cephelerini süsleyen seramik panolar, kitap ciltleri, duvar kaplamaları, mücevherler, mobilyalar… Sokaklarda, müzelerde hala birçok örneği ile karşılaşabilirsiniz.

Geçen hafta Den Haag Gemeente Müzesi’ne Rothko sergisi için gidişim bana yine bambaşka bir dünyanın kapılarını araladı. Amsterdam Okulu mimarlarından H. P. Berlage’nın yaptığı müze binası, ana sergi salonlarının yanı sıra birçok nişten de oluşuyor. Öylece resimler arasında dolaşırken, kalın perdelerin ardında birşeylerin olduğunu fark ettim. Araladığım o ağır perdelerin arkasında bambaşka bir dünya çıktı ortaya. Bu oda, tüm ayrıntılarıyla varlığını sürdürebilmiş, ilhamını bütünüyle doğadan almış. Ahşap oymaları, metal sobası, duvarlardaki batik kaplamaları, sandalyeleri, dolaplardaki seramikleriyle, sofasıyla, Art Nouveau’nun ihtişamını yansıtan bir iç mekân burası. Sanatçı Gerrit Willem Dijsselhof‘un (1866-1924) Amsterdam’da yaşayan dermatolog W. van Hoorn için tasarladığı, bitki ve hayvan dünyasının büyüsünün her köşesine nakşedildiği bu iç mekân, müzenin açıldığı 1935’ten beri bu şekilde sergilenmekteymiş. Odadaki eşyalar Dijsselhof’un kendisi tarafından tasarlanmış, nakış işleri Dijsselhof’un müstakbel eşi Willy Keuchenius tarafından yapılmış.

İngiltere’de, Art Nouveau‘nun bir kolu olarak görülebilecek, Arts and Crafts Movement‘in da temel çıkış noktalarından biri olan ve özellikle de John Ruskin ve William Morris’in yazdıklarında temellenmiş olan düşünceyle yakınlık gösterir bu oda; el emeğinin, özgünlüğün, doğanın güzelliklerini yansıtır. Endüstri çağının getirdiği seri üretim, estetikten yoksun, birbirinin kopyası eşyalar, mekânlar, yaşamlardan uzak, doğaya, öze yakın, daha insana dairdir. İnsana dair olana daha da uzaklaşmamak dileğiyle…

No Comments »

Renklerin içinden…

Başlayalı aylar olmasına rağmen, arkadaşım ve ben serginin son bir haftasında gitmeye karar verdik. Birkaç hafta önce, bugün için yaptığımız planı kazasız belasız yerine getirebilecek gibiydik. Geçenlerde aldığımız bir tavsiyeyle, oralara gitmeden internetten bu önemli sergi için ödenecek ekstra ücreti de ödeyip çıktımızla Den Haag’a gitmek üzere sabah yola koyulduk.

Soyut dışavurumculuğun en önemli isimlerinden olan Mark Rothko’nun yapıtlarının sergilendiği Den Haag Gemeente Müzesi’nin kapısına vardığımızda, önceden aldığımız biletlerimizle ne kadar isabetli davrandığımızı da anlamış olduk. Müzenin önünde metrelerce uzanan kuyruk, göz korkutucu boyutlardaydı. Yapıtlarıyla en son kırk yıl önce bu topraklara konuk olan Rothko, büyük bir ilgi ve merakla karşılanmıştı belli ki.

Bu benim Gemeente Müzesi’ne de ilk gelişimdi. Hollanda’nın yetiştirdiği en önemli mimarlardan olan H.P. Berlage’nın tasarladığı müze, 1935 yılında hizmete girmiş. Koleksiyonunu oluşturan 19. yüzyıl sonu, 20. ve 21. yüzyıl sanatı; Mondriaan, Picasso, Jawlenski, Severini, Jan ve Charley Toorop, Kandinsky, Daumier, Rodin gibi sanatçıların yapıtlarıyla Hollanda’nın en önemli müzeleri arasındadır. Müze binası da bence başlı başına bir sanat yapıtı.

Gelelim müzenin önemli konuğu Mark Rothko’ya (1903-1970). Rothko, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Rusya’da doğmuş ancak Rus ordusu tarafından oğullarının askere alınmasını engellemek isteyen babası ve ailenin geri kalanıyla 1913’te Amerika’ya göç etmiştir. Oldukça başarılı bir eğitim hayatı olan Rothko’nun sanatla tanışması 1923’te bir arkadaşı sayesinde olmuştur. Daha sonra New York School of Design‘da dersler almaya başlamıştır. Burada Kübist sanatçı Max Weber’den aldığı dersler ile duygusal ve dini dışavurum için bir araç olarak görmeye başlamıştır. İlk dönem yapıtlarında özellikle Alman Dışavurumcular ve Klee’nin etkileri hissedilir. Mitolojik, konuları ele aldığı yapıtları zaman içinde değişmeye başlar. Amerikan sanatının kavramsal bir sonla karşı karşıya olduğu gerçeği onu korkutur.

Rothko, bugün özellikle 1950’lerden sonra yaptığı büyük renk alanlarının kapladığı, büyük boyutlu tuvalleriyle bilinir. Color-field painting ya da eleştirmen Greenberg’in ifadesiyle post-painterly abstraction denilen bu türden yapıtlarında Rothko, tuvallerine katman katman boyalı alanlarla kaplar. Bu alanlar, bir derinlik algısı yaratarak, renk kutularının sanki boşlukta yüzdüğü hissini yaratırlar. Bu şekilde sanatçı, çeşitli ruh hallerini ve duyguların iletilmesini sağlamak ister.

Kullandığı canlı renkler, 50’lerin sonuda koyulaşmaya başlar. Onu ‘renkçi’ olarak adlandıranlara şiddetle karşı çıkarak “Ben renkle ilgilenmiyorum bile” der. Asıl söylemek istediğini dil kullanmadan ifade edebilmektir derdi. Renk onun için bir araç olacaktır. İzleyiciyle bire bir iletişime geçebildiği bir alandır tuvali. Onun için, kutsal olanı ve hatta neredeyse tanrısal olanı ifade etmeye yarayacaktır renk. “Resimlerimin önünde durup gözyaşı dökenler, benim onları yaparken yaşadığım dini deneyimi yaşıyorlar” diyecektir. Mark Rothko da tıpkı Piet Mondriaan ve Wassily Kandinsky gibi sanatın ruhani yönü üzerinde duracaktır. Bu açıdan müzedeki en güzel buluşma, Mondriaan (Victory Boogie Woogie- 1942-44)ve Rothko’nun (Untitled- 1970) en son yapıtlarının yan yana asılması olmuştur.

İnsanların tıklım tıkış doldurduğu salonlarda, Rothko’nun yapıtlarına yaraşacak olan sessizliği bulmak mümkün olmadı ne yazık ki. Ancak Amerika’daki koleksiyonlardan gelen bunca yapıtı bir arada görebilmek de elimize sık sık geçen bir fırsat değil. Sergi kalabalığının elverdiği ölçüde çekebildiğim fotoğraflar ve müzenin hazırladığı kısa ve ilginç bir video ile başbaşa bırakarak ayrılıyorum şimdilik aranızdan.

 

No Comments »