Tülay’ın Atkısı

St. Hubertus Av Köşkü

Çoğumuz seyahatlerimizde gideceğimiz yerlerdeki önemli yapıları görmek üzere listemize not düşeriz. Belirli sebeplerden bu yapların önemi vardır. Mimarının çılgınlıkları, yüzyıllara meydan okuyuşu, estetik açıdan bize cazip gelmesi, büyüklüğü ya da küçüklüğü, ailevi sebepler, dini sebepler, duygusal sebepler, sebepler, sebepler… Mimari, hayatımızın tam merkezinde olan, bir sanat türü. Son birkaç on yılda hızlı yapılaşmanın hayatımıza kattığı yapılardan tabii ki bahsetmiyorum ancak hayatımızı güzelleştiren ve varlığından mutluluk duyduğumuz niceleri de yok değil.

Dünyanın en büyük Van Gogh resimleri koleksiyonlarından birine (Patates Yiyenler, Café Terrace at Night, Pont de Langlois gibi resimler buradadır) sahip olan Kröller Müller Müzesi’ne yıllardır istediğim ziyaretimi yakın zamanda, hem de kısa aralıklarla iki kez, gerçekleştirdim. Kröller Müller Müzesi, yaklaşık olarak 55 km²lik bir alanda bulunan Hoge Veluwe Milli Parkı’nın içerisinde yer alır. Müzenin kendisi hem mimarisi, hem heykel bahçesi hem de sergilediği yapıtlarla daha sonra ele alacağım görkemli bir yer. Ancak Hoge Veluwe Parkı’nı doğası dışında özel kılan özelliklerden birisi daha, Kröller Müller ailesinin H. P. Berlage’ya yaptırdıkları özel mülkleri St Hubertus Av Köşküdür.

Kröller Müller ailesi, ticaret ve maden eritme ocakları ile demir cevheri nakliyesi yapan gemicilik şirketleri ile 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında Hollanda’nın en varlıklı ailelerinden olmuştur. Zenginlikleri yüzyıl başında o kadar artmış ki yatırımlarını toprak almak ve bir sanat koleksiyonu oluşturmak yönünde kullanmışlar. Hollanda’nın doğusuna doğru aldıkları büyük arazilerde, hem kendilerine bir sayfiye evi hem de Helene Kröller Müller’in yıllarını ve birikimini kullanarak oluşturduğu koleksiyon için bir müze yaptırmışlar. Anton Kröller av tutkusu olan biri olarak, satın aldığı topraklarda dostlarıyla avlanmak üzere gittiğinde kalacağı bir av köşkünün yapımı için 1913-19 yıllarında kendi hizmetlerinde çalışan mimar Hendrik Petrus Berlage’yı (1856-1934)’ya görevlendirmiş. Amsterdam Borsa binası başta olmak üzere, en önemli yapıtım dediği Den Haag’taki Gemeente Müzesi sahil birçok önemli yapıya imza atan Berlage, bu önemli sipariş için hemen kolları sıvadı.

Helene ve Anton daha önce duydukları bir hikayeden yola çıkarak, köşkü yapılış amacına uygun bir şekilde isimlendirmeye karar verirler; St. Hubertus. Aquitane Dükünün en büyük oğlu olarak dünyaya gelen Hubertus (656-727), karısının doğum sırasında ölümü sonrasında kendini avlanmaya verir. Kutsal Cuma gününde insanlar ibadetlerini gerçekleştirmek üzere kiliselere gittikleri bir zamanda, Hubertus yine av peşindedir. İşte o anda bir imgelem belirir. Bu bir geyiğin boynuzları arasında görünen bir haçtır. O sırada duyduğu bir ses ona, Tanrı’ya dönmez ve kutsal bir hayat yaşamazsa cehenneme düşeceğini söyler. Maastricht piskoposu Lambert’in ruhani önderliğinde bir manastıra kapanıp dini bir hayat sürdürmeye başlayan Hubertus, daha sonra Liège (Luik) piskoposu olur. St. Hubertus, avcıların, orman çalışanlarının, köpeklerin, okçuların ve matematikçilerin koruyucu azizidir.

Hubertus’un öyküsü tüm yapıda kendini hissettirir. Üzerinde büyük bir haç olan kulesi, ve iki yana, bir geyiğin boynuzları gibi açılan kanatlarıyla yapının planı başta olmak üzere bu öyküden beslenir. Tamamı gönüllü olan rehberlerin önderliğinde adım adım başlayınca tur, ne kadar ilginç bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Büyük kapısından içeri girdiğimizde karanlık bir holde buluyoruz kendimizi. Holdeki vitraylı camlar St. Hubertus’un öyküsünü aktarıyorlar. Boynuzlarının arasında haç beliren geyik, vitrayın merkezini oluşturyor (tam bu noktada bende de bir ışık yandı. Özellikle çocukluğumda televizyonda reklamlarını merakla izlediğim Jägermeister‘ın logosuydu bu! Bir yetişkin olarak şimdi tadını sevmesem de, çocukluğumdan bir imge sonunda bir anlam kazanmıştı). Rehberimiz, Berlage’nın çok titiz ve biraz da takıntılı bir mimar olduğundan bahsetti. Geometrik kesinlik ve simetriye verdiği önem yapının her yerinde kendini belli ediyor. Doğal taş ve sırlı tuğla ve seramikler yapının ihtiyacı kadar özel üretilip getirilmiş. Berlage bunları tek tek hesaplamış; merdiven basamakları, duvar köşeleri, süpürgelikler derken her amaç ve her yer için ayrı ayrı… Yapının birçok odasında kasetli tavanlar, odalarda bir daha yeri değiştirilemeyecek şekilde, o odalar için yine Berlage tarafından özel tasarlanan kitaplıklar, masalar, dolaplar, koltuklar var. Her biri simetrik bir şekilde, tam karoların üzerine gelecek şekilde yerleştirilmiş. Biraz bile oynatılsa simetriyi bozacak herşeyden kaçınılmış. Öyle ki, yemek masasının salonun ortasındaki yeri değiştirilemesin diye, özel bir halı yaptırılmış ve bu halının altına özel cam karolardan döşenmemiş (evet bu cam karolar böylesine zengin bir aile için bile pahalıydı. Ancak amaç, halının yeri kaydırılmasın ve masanın yeri değişmesin!) Bronzdan yapılan özel aydınlatma montürleri, kapı kolları, yapının ana temasına uygun heykeller, trenlerdeki gibi aşağıya doğru inen pencereler, duvarın içindeki vakumlu temizlik sistemi (yıl 1914!!, bu sistem son 20-30 yıldır lüks sayılabilecek evlerde ancak kullanılmaya başlandı), yine o yıllar için büyük bir yenilik olan asansör, merkezi olarak ayarlanabilen saat sistemi, elektriğini kendi üreten jeneratör sistemi, hizmetlileri bulundukları odaya çağırmak için kullandıkları özel bir iletişim sistemi, merkezi ısınma sistemi ve ortalarda kablo görünmesin diye tüm tesisatın tavanın üst panellerinden geçirildiği bir yapıdan bahsediyoruz. Elektrik düğmeleri bile odalarda hep aynı öne bakıyor ve simetrik bir şekilde sırlı tuğlalar arasına bulunuyor. Yapının herşeyiyle bizzat ve santim santim ilgilenen, yemek takımlarından koltuk kumaşlarına kadar herşeyi tasarlayan H. P. Berlage’nın Gesamtkunstwerk’i (bütünlüklü sanat yapıtı) sayılıyor bu av köşkü.

Önceleri Berlage’ya tanınan özgürlük alanının, Helene’in gittikçe işe karışması nedeniyle, daralmasıyla aralarında bir süre sonra anlaşmazlıklar başlar. Berlage daha fazla dayanamayarak, yerini Belçikalı mimar Henry van de Velde’ya bırakır. Yapı 1920’de tamamlanınca, aile boş zamanlarını burada geçirmeye başlar. Köşke tamamıyla yerleşmeleri ise 1930’ları bulur. Şimdilerde ise meraklılarının doğası, çevre düzenlemesi ve ilginç mimari özellikleri için ziyaret edebildiği bir yerdir. 2012’de restorasyona giren yapı iki yıl boyunca en ince ayrıntısına kadar temizlenip, tüm ayrıntılarına sadık kalınarak onarılmış. Yapılacak her iş için uzmanlar aylarını verip, özenli bir çalışma gerçekleştirmişler. Her ne kadar Hollanda dilinde de olsa iki video (bu ve şu), çalışmaları göstermesi açısından ilginç bir belgesel oluşturuyor.

Köşke, parkın Otterlo kapısındaki bulunan ücretsiz bisikletlere binerek ve yaklaşık olarak 5 kilometrelik bir yolda parkın tadına varılarak gidiliyor. Rehbersiz gezilemeyen köşk’e giriş ücretli (park için €8.80 köşk için €4) ve biletleri parkın girişindeki bilet gişesinden alınıyor. İşlerini severek yaptıkları belli olan gönüllü rehberler, hem Hollandaca hem de İngilizce olarak yapıyı en yetkin şekilde yaklaşık bir saatte gezdiriyorlar. St. Hubertus Av Köşkü, parka ayıracağınız sakin bir günü kesinlikle unutulmaz bir deneyime dönüştürüyor.

Jachthuis St. Hubertus

Hoge Veluwe Milli Parkı

No Comments »

Yeni Sanat

Tam olarak ne zaman başladı hatırlayamıyorum. Çocukluğumda gördüğüm Van Houten posterleri mi, Prag’ın her yerine damgasını vuran Mucha’nın çalışmaları mı, yoksa Brüksel’de sokakları boydan boya çevreleyen zarif mi zarif binalar mı beni böylesine etkiledi bilemiyorum. İstiklal Caddesi’nde Botter Apartmanı’na her vardığımda karşısında öylece durup, ayrıntılarını uzun uzun seyrettiğim günler olmuştur. Raimondo D’Aronco’nun İstanbul’a kazandırdığı sayısız yapıttan biridir bu bina. D’Aronco, II. Abdülhamid’in emrinde yaklaşık olarak 16 yıl çalışan İtalyan bir mimardı. Yıllar geçip de sanat tarihi yüksek lisansımı yaparken hazırlamam gereken bir ödev için D’Aronco’nun Beşiktaş Serencebey’de yaptığı Şeyh Zafir Türbesi’ni seçmem tesadüf değil. Bu, ‘Yeni Sanat’ın beni uzunca bir süredir büyülü etkisinde tutuyor olmasının sonuçlarındandır ancak.

Süslemeci, bitkisel kıvrımları ve olanca zarafetiyle en sevdğim dönemlerin başında gelir. Fransızca’daki kullanımıyla Art Nouveau, Avrupa’da 19. yüzyılın 20. yüzyıla kavuştuğu zamanlarda ortaya çıkmış, mimari, resim, heykel, grafik, cam, seramik, mobilya ve takı tasarımı gibi farklı alanlarda varlığını yoğun bir şekilde hissettirmiştir. İlhamını özellikle de doğadan alan bu üslüp her ülkede farklı isimlerle ve kendine has özellikleri ile karşımıza çıkar. Bazı yerlerde daha geometrik, bazı yerlerde daha da girift motifler görülür. Kadın, onun kıvrımlı bedeni, rüzgara kapılmış dalga dalga saçları yine ilham kaynaklarındandır.

Hollanda’da Art Nouveau, ya da buradaki adıyla Nieuwe Kunst geriye harikulade eserler bırakmıştır. Özellikle de Amsterdam Okulu’nun Dışavurumcu özellikler taşıyan birbirinden ilginç binaları, Den Haag kentinin her köşesini kaplayan ve Art Nouveau’nun Avrupa genelinde taşıdığı özellikleri sergileyen yapılar, bu yapıların cephelerini süsleyen seramik panolar, kitap ciltleri, duvar kaplamaları, mücevherler, mobilyalar… Sokaklarda, müzelerde hala birçok örneği ile karşılaşabilirsiniz.

Geçen hafta Den Haag Gemeente Müzesi’ne Rothko sergisi için gidişim bana yine bambaşka bir dünyanın kapılarını araladı. Amsterdam Okulu mimarlarından H. P. Berlage’nın yaptığı müze binası, ana sergi salonlarının yanı sıra birçok nişten de oluşuyor. Öylece resimler arasında dolaşırken, kalın perdelerin ardında birşeylerin olduğunu fark ettim. Araladığım o ağır perdelerin arkasında bambaşka bir dünya çıktı ortaya. Bu oda, tüm ayrıntılarıyla varlığını sürdürebilmiş, ilhamını bütünüyle doğadan almış. Ahşap oymaları, metal sobası, duvarlardaki batik kaplamaları, sandalyeleri, dolaplardaki seramikleriyle, sofasıyla, Art Nouveau’nun ihtişamını yansıtan bir iç mekân burası. Sanatçı Gerrit Willem Dijsselhof‘un (1866-1924) Amsterdam’da yaşayan dermatolog W. van Hoorn için tasarladığı, bitki ve hayvan dünyasının büyüsünün her köşesine nakşedildiği bu iç mekân, müzenin açıldığı 1935’ten beri bu şekilde sergilenmekteymiş. Odadaki eşyalar Dijsselhof’un kendisi tarafından tasarlanmış, nakış işleri Dijsselhof’un müstakbel eşi Willy Keuchenius tarafından yapılmış.

İngiltere’de, Art Nouveau‘nun bir kolu olarak görülebilecek, Arts and Crafts Movement‘in da temel çıkış noktalarından biri olan ve özellikle de John Ruskin ve William Morris’in yazdıklarında temellenmiş olan düşünceyle yakınlık gösterir bu oda; el emeğinin, özgünlüğün, doğanın güzelliklerini yansıtır. Endüstri çağının getirdiği seri üretim, estetikten yoksun, birbirinin kopyası eşyalar, mekânlar, yaşamlardan uzak, doğaya, öze yakın, daha insana dairdir. İnsana dair olana daha da uzaklaşmamak dileğiyle…

No Comments »

Renklerin içinden…

Başlayalı aylar olmasına rağmen, arkadaşım ve ben serginin son bir haftasında gitmeye karar verdik. Birkaç hafta önce, bugün için yaptığımız planı kazasız belasız yerine getirebilecek gibiydik. Geçenlerde aldığımız bir tavsiyeyle, oralara gitmeden internetten bu önemli sergi için ödenecek ekstra ücreti de ödeyip çıktımızla Den Haag’a gitmek üzere sabah yola koyulduk.

Soyut dışavurumculuğun en önemli isimlerinden olan Mark Rothko’nun yapıtlarının sergilendiği Den Haag Gemeente Müzesi’nin kapısına vardığımızda, önceden aldığımız biletlerimizle ne kadar isabetli davrandığımızı da anlamış olduk. Müzenin önünde metrelerce uzanan kuyruk, göz korkutucu boyutlardaydı. Yapıtlarıyla en son kırk yıl önce bu topraklara konuk olan Rothko, büyük bir ilgi ve merakla karşılanmıştı belli ki.

Bu benim Gemeente Müzesi’ne de ilk gelişimdi. Hollanda’nın yetiştirdiği en önemli mimarlardan olan H.P. Berlage’nın tasarladığı müze, 1935 yılında hizmete girmiş. Koleksiyonunu oluşturan 19. yüzyıl sonu, 20. ve 21. yüzyıl sanatı; Mondriaan, Picasso, Jawlenski, Severini, Jan ve Charley Toorop, Kandinsky, Daumier, Rodin gibi sanatçıların yapıtlarıyla Hollanda’nın en önemli müzeleri arasındadır. Müze binası da bence başlı başına bir sanat yapıtı.

Gelelim müzenin önemli konuğu Mark Rothko’ya (1903-1970). Rothko, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Rusya’da doğmuş ancak Rus ordusu tarafından oğullarının askere alınmasını engellemek isteyen babası ve ailenin geri kalanıyla 1913’te Amerika’ya göç etmiştir. Oldukça başarılı bir eğitim hayatı olan Rothko’nun sanatla tanışması 1923’te bir arkadaşı sayesinde olmuştur. Daha sonra New York School of Design‘da dersler almaya başlamıştır. Burada Kübist sanatçı Max Weber’den aldığı dersler ile duygusal ve dini dışavurum için bir araç olarak görmeye başlamıştır. İlk dönem yapıtlarında özellikle Alman Dışavurumcular ve Klee’nin etkileri hissedilir. Mitolojik, konuları ele aldığı yapıtları zaman içinde değişmeye başlar. Amerikan sanatının kavramsal bir sonla karşı karşıya olduğu gerçeği onu korkutur.

Rothko, bugün özellikle 1950’lerden sonra yaptığı büyük renk alanlarının kapladığı, büyük boyutlu tuvalleriyle bilinir. Color-field painting ya da eleştirmen Greenberg’in ifadesiyle post-painterly abstraction denilen bu türden yapıtlarında Rothko, tuvallerine katman katman boyalı alanlarla kaplar. Bu alanlar, bir derinlik algısı yaratarak, renk kutularının sanki boşlukta yüzdüğü hissini yaratırlar. Bu şekilde sanatçı, çeşitli ruh hallerini ve duyguların iletilmesini sağlamak ister.

Kullandığı canlı renkler, 50’lerin sonuda koyulaşmaya başlar. Onu ‘renkçi’ olarak adlandıranlara şiddetle karşı çıkarak “Ben renkle ilgilenmiyorum bile” der. Asıl söylemek istediğini dil kullanmadan ifade edebilmektir derdi. Renk onun için bir araç olacaktır. İzleyiciyle bire bir iletişime geçebildiği bir alandır tuvali. Onun için, kutsal olanı ve hatta neredeyse tanrısal olanı ifade etmeye yarayacaktır renk. “Resimlerimin önünde durup gözyaşı dökenler, benim onları yaparken yaşadığım dini deneyimi yaşıyorlar” diyecektir. Mark Rothko da tıpkı Piet Mondriaan ve Wassily Kandinsky gibi sanatın ruhani yönü üzerinde duracaktır. Bu açıdan müzedeki en güzel buluşma, Mondriaan (Victory Boogie Woogie- 1942-44)ve Rothko’nun (Untitled- 1970) en son yapıtlarının yan yana asılması olmuştur.

İnsanların tıklım tıkış doldurduğu salonlarda, Rothko’nun yapıtlarına yaraşacak olan sessizliği bulmak mümkün olmadı ne yazık ki. Ancak Amerika’daki koleksiyonlardan gelen bunca yapıtı bir arada görebilmek de elimize sık sık geçen bir fırsat değil. Sergi kalabalığının elverdiği ölçüde çekebildiğim fotoğraflar ve müzenin hazırladığı kısa ve ilginç bir video ile başbaşa bırakarak ayrılıyorum şimdilik aranızdan.

 

No Comments »