Tülay’ın Atkısı

Dünyayı Sırtında Taşıyan

Son zamanlarda Hollanda’nın güneyindeki küçük bir ortaçağ kenti olan ‘s-Hertogenbosch’da heyecanlı günler yaşanıyor. O kentte yaşamış ve çalışmış olan, dünyanın belki de en çok bilinen, sevilen ve önemsenen ressamlarından biri tam 500 yıl önce yine bu şehirde hayata veda etmişti; Jheronimus Bosch (ya da bilinen diğer isimleriyle Jeroen Bosch, Jerome Bosch, Hieronymus Bosch). Çoğumuzun tümüne değilse bile, bir kısım resmine ya da resimlerindeki detaylarına âşına olduğumuz bu ressam tam yarım milenyum sonra nefes alıp verdiği, büyük tutkuyla ürettiği topraklara, artık dünyanın birçok köşesine (Madrid, Paris, Venedik, Rotterdam, Washington) dağılmış çalışmalarıyla geri döndü. Tam altı yıl önce, onun tüm yapıtlarını incelemek, araştırmak ve restorasyonunu gerçekleştirmek için uluslararası uzmanların oluşturduğu Bosch Research and Conservation Project (BRCP) bu sergi nedeniyle de çalışmalarının sonucunu yayınladı. Ve nihayet  bu küçük kentteki, daha önce adı da fazla duyulmamış Noordbrabants Müzesi’nde büyük Visioenen van een Genie (Bir Dâhinin İmgelemi) başlıklı sergi 13 Şubat’ta kapılarını sanat severlere açtı. Sergide Bosch’un yaptığı kesinleşen 20 resmi ve 19 çiziminin yanı sıra Bosch’un atölyesinde yapılmış olan ve Bosch’un takipçilerinin elinden çıkan çalışmalarla birlikte, döneme ait kitaplar ve nesneler de sergileniyor. Sergi öylesine büyük ilgi görüyor ki, müzeyi rezervasyon yaptırmadan gezmek mümkün değil. Böylesi küçük bir müze için bu sayıda ziyaretçi çekmek tabii ki büyük bir başarı.

Ben de sergiyi izleme şansına sahip olmuş insanlardan biri olarak Mart ayı başında, rezervasyonuma yetişebilmek üzere oldukça erken bir saatte sıcak yatağımdan kalkıp, Hollanda’nın içe işleyen soğuk bir sabahında yola koyuldum. Madrid’e gitmeden, kısa bir süre içerisinde (önce Rotterdan Boijmans van Beuningen Müzesi’ndeki Bosch’tan Bruegel’e sergisinde sonra da Bir Dâhinin İmgelemi sergisinde) Bosch’un Haywain triptiğini iki kez inceleme mutluluğu yaşadım. Baş döndürücü güzellikteki bu serginin, bence onu daha da güzel yapan Bosch çizimleriyle uzun bir zaman geçirdim. Bir sergiyi gezdikten sonra her zaman yaptığım gibi müzenin dükkânına düşürdüm yolumu. Serginin kataloğuyla birlikte hemen onun yanında duran başka bir kitaba daha takıldı gözüm.

Kitap, Hollanda’nın önde gelen yazarlarından (şair, gazeteci ve seyahat yazarıdır da)  biri olan ve Türkiye’de de Ritüeller, Gezginin Oteli, İşte Şu Hikâye gibi kitaplarıyla tanınan Cees Nooteboom’un (1933) bu sergi için kaleme aldığı Een duister voorgevoel: Reizen naar Jheronimus Bosch (Karanlık Bir Önsezi: Jheronimus Bosch’a Yolculuk) adlı kitabıydı. Bosch, Bosch’un çalışmaları, Bosch’un yapıtlarını görmek üzere gittiği müzelerle ilgili öznel görüşlerini, hislerini akıcı bir dille yazdığı kitabını şöyle bir karıştırdım ayaküstü. Kitabın sonunda gördüğüm bir fotoğraf beni altüst etti. Hiç düşünmeden katalogla birlikte kasaya yürüdüm ve iki kitabımla birlikte kent merkezindeki kütüphanenin küçük kafesine oturdum ve okumaya başladım.

Kitabın sonunda Postscriptum 4 başlığıyla yazdığı yazıyı serbest bir çeviri ile biraz aktarmaya çalışayım:

(Eylül 2015) Uzak bir adada bir kitap üzerinde çalışırken, gerçek hayat seni yakalıyor. Aynı gün içinde iki kez bir adamın bir çocuğu taşıdığını görüyorsun. İlki El País gazetesinin ilk sayfasında, ikincisi ise 15. yüzyıla tarihlenen bir resimde. İlk resimde bir adam deniz kenarında, hafif öne eğilmiş bir biçimde, askeri üniformasi ve ağır botları ile kollarının arasında bir çocuk taşıyor. Çocuğun sadece bacaklarını ve küçücük ayaklarını görebiliyorsun. Çocuk daha o kadar küçük ki, ayakkabılarını o günün sabahında biri giydirmiş olmalı. Çocuğun artık yaşamadığını hemen anlıyorsun, bunu adamın yüzünde görebiliyorsun. Adam üzgün, kendisi için değil, çocuktan ötürü, dünyanın mahvolmasından ötürü. Bir gün önce Jheronimus Bosch ile ilgili bir parça yazmıştım, ressamla ilgili bir kitap, çalışma masamın üzerinde açık duruyordu. Kitapta da, Rotterdam’daki  bir müzede bulunan ünlü bir resim, bir ay sonra Boijmans van Beuningen Müzesi’nin restorasyon bölümünde yeniden göreceğim bir resim; Çocuk İsa ile Aziz Christopher.

Hikâyeyi biliyoruz. Putperest bir dev, Reprobus, nehrin kenarında bir çocuk görür ve onun karşıya geçmek istediğini anlar. Onu omuzalarına alır ve suya girer. Nehrin içindeyken çocuk gittikçe ağırlaşmaya başlar. Onu artık neredeyse taşıyamayacak gibi olur. Karşıya vardıklarında devin tüm gücü tükenmiştir. O çocuk İsa’dır. O andan itibaren devin adı Christophorus ya da Christoffel olmuştur [Christophorus, İsa’yı taşıyan anlamında Yunanca bir isimdir. -kendi notum] ve tüm yolcuların koruyucu azizidir. Resimdeki azizin duruşu, Türk kıyılarındaki askerle aynıdır. Hafifçe öne eğilmiş, çocuğu dikkatlice daha güvenli olması gereken kıyıya taşımaktadır. Resimde azizin yüzü sağa dönüktür, tıpkı gazetedeki adamın yüzünün, bize doğru, dönük olduğu gibi. Sanki çocuk çok ağırmış gibi yürümekte, gerçekte de öyle, çünkü ölü beden ağırdır.

Çocuk Avrupa için fazlasıyla ağırdı, çünkü Avrupa diye birşey yok. Avrupa bu çocuğu taşıyamadı.

İşte böyle… Bu satırlar, tüm bir serginin önüne geçti benim için. Böylesine büyük bir duyarlılık ve samimiyet ile yazılmış bu satırlar bize yine şunu hatırlatıyor; Avrupa yok çünkü artık insanlık yok, maalesef. Son iki haftada üst üste yaşadıklarımız (ve tabii daha öncesi de), kayıplarımız, kaybettiğimiz  ümit, insanların duyarsızlığı bunun en büyük kanıtı değil mi?

♥Resim: Jheronimus Bosch, Aziz Christopher, 1490-1505, Boijmans van Beuningen Müzesi, Rotterdam

♥Cees Nooteboom, Een duister voorgevoel: Reizen naar Jheronimus Bosch, De Bezige Bij Yayınevi, 2016

♥Jheronimus Bosch sergisi 8 Mayıs 2016 tarihine kadar, ‘s-Hertogenbosch Het Noordbrabants Müzesi’nde gezilebilir.

No Comments »

Dükün Ormanında Kısa Bir Gezinti

‘s-Hertogenbosch gibi uzun ve okunması güç görünen bu isim Hollanda’nın güneyinde bir kentin adı. Resmi olarak adı böyle geçse de ona kısaca Den Bosch der Hollandalılar. ‘Dükün Ormanı’ anlamındaki bu kelime Kuzey Brabant eyaletinin yemyeşil doğası için de çok uygun düşer. Den Bosch, Kuzey Brabant’ın başkentidir. Belki bu yönüyle ve ortaçağdan kalan yapılarıyla önemlidir ancak onu daha da önemli yapan Kuzey Rönesansı’nın büyük ressamı Hieronymus (Jeroen) Bosch’un da memleketi olduğu gerçeğidir. Hieronymus Bosch kuzeyli ressamlar içinde en sevdiğim ilk 10 ressam kategorisine daha ilk sıralardan girer. Yaptığı fantastik resimler 20. yüzyılda birçok Sürrealiste de ilham vermiştir. Ancak kenti anlattığım bu yazıya sıkıştırmak yerine onu başka bir yazıda anlatsam daha iyi olacak sanırım.
Amsterdam’dan yaklaşık bir saat ötedeki bu kentle tanışmam 1999 yılına dayanır. Çocukluk arkadaşımın annesini yıllardır görmemiştim ve verdiği adres elimde trene atladığım gibi soluğu yanında almıştım. Yüzündeki şaşkın ifade hala aklımda. Biraz soluklanıp aradan geçen yılların neler getirip götürdüğünü konuştuktan sonra kentin sokaklarına bırakmıştım kendimi.
Sanki Den Bosch’da zaman durmuş gibidir. II. Dünya Savaşı’nın ağır bombardımanlarından paçayı zor kurtarmış ve bu yüzden de eski dokusunu koruyabilen bir yer burası. Kentin surlar ve hendeklerle çevrili olması da yüzyıllar boyunca 80 Yıl Savaşları ile 30 Yıl Savaşları gibi büyük ve yıkıcı savaşlardan en az hasarla çıkmasını sağlamış. Pazarın da kurulduğu, tarihi kuyusu, klasik çatılı Hollanda evlerinin çevrelediği kent meydanında Hieronymus Bosch’un heykeli yükselir. Hemen arkasında bulunan yeşil boyalı ev ise gençliğinin bir bölümünü geçirdiği yer. Yine meydanın bir köşesinde Hollanda’nın en eski tuğla yapısı olan de Moriaan bulunur. De Moriaan, 1220′de Brabant dükü I. Hendrik tarafından arkadaşı için yaptırılmış. Bugün de hala sapasağlam turizm ofisi olarak kullanılmaya devam ediyor. Meydanın bir başka köşesinde ise 17. yüzyıldan kalma belediye sarayı bulunur.
Den Bosch, her zaman için en önemli Katolik merkezlerden olagelmiş. 16. yüzyılda Hollanda’nın büyük kısmının Habsburg ailesinin yönetiminde Katolik İspanya’ya bağlı olması ve daha sonra Protestan Reformu ile başlayan huzursuzluklar sonucu çıkan 80 Yıl Savaşları’nda Protestan Hollanda’nın başındaki Oranje prensi Maurits’e karşı Katolik İspanya’dan yana durmuş ve Katolik inanca olan bağını hiçbir zaman kopartmamış. Bunun en görkemli kanıtı da tüm haşmetiyle kentin silüetine hakim olan Sint Jan Katedrali.
1185 yılında yine Brabant dükü I. Hendrik tarafından yapımı başlatılan kilisenin kulesi Norman mimari özellikleri taşıyor. 1380 yılında kilisenin Gotik öğeleri yapılmaya başlanıyor ve yine bu yıllarda bir mucizevi Kutsal Bakire Meryem heykeli bulunuyor. 1561 yılında katedral olan bu yapı, 1566′da kiliselerin birçoğunda resim, heykel gibi görsel dini nesnelerin yıkımının yaşandığı ikonoklazmanın kurbanları arasında yer alıyor. 1629′da Protestanların eline geçen katedral 1810 yılında yine Katoliklerin eline geçiyor. Bu kısa tarihçeden de anlaşılacağı gibi dini çekişmelerin en ateşli olanlarının yaşandığı bir yer olmuş burası. Avrupa’nın birçok yerinde çok daha büyük ve görkemlileri olmasına rağmen Sint Jan da, yanında durduğunuzda ya da içinde gezindiğinizde Gotik mimarinin yaşatmak istediği o üstünlük ve haşmet duygusunun altında eziliyor hissi yaşatıyor insana. Dikkatli bir ziyaretçi iseniz, çok hoş ayrıntılarla karşılaşmak olası. Hergün bezelye yemekten bıkan adamın ayağıyla bezelye dolu tencereyi devirdiği rölyef ya da 2 Nisan 2011′de tamamlanan restorasyonun hatırası olan ve günümüz esintisini 12. Yüzyıl yapısına taşıyan cep telefonlu melek heykelciği bunlardan sadece ikisi. Bize kenti gezdiren Den Bosch’lu Hans’ın söylediğine göre, Katedral ilk kez tüm iskelelerinden arınmış, kentin ortasında tüm güzelliklerini sansürsüz bir biçimde gösteriyormuş. “41 doğumlu bir adamım ve onu ilk kez bu haliyle görüyorum” dedi. Ancak ne yazık ki (!) 2012′de tekrar parça parça da olsa iskelererin arkasında kalacakmış. Her yıl buranın bakımı için 750.000 € gerekiyormuş! Katedral’le ilgili anlatmak istediğim son ilginç şey ise yapımı aşamasında yükseldikçe yapının kumla kaplanması olmuş. Bir nevi doğal vinç diyebiliriz buna. Böylece rampalarla yukarı malzeme taşınmış. Yapı tamamlandığında ise kumların içinden çıkartılmış. Bu hikaye ne kadar gerçek bir fikrim yok ama ilginç olduğu muhakkak.
Geçen ay güneşli bir pazar sabahı yine arkadaşımın annesini ziyarete gittiğimde, kentin kapalı dükkanlarına rağmen çok hareketli ve cıvıl cıvıl olduğunu gördüm. Bunun sebebi Hollanda’da son zamanlarda artık çok da bulunmayan komşuluk ilişkilerini canlandırmak niyetiyle başlatılan Komşuluk Günleri‘ydi. Herkes kalabalık gruplar halinde sokaklarda, küçük kafelerde ya da çeşitli sokaklarda açılan ufak tefek bit pazarlarında toplanmış sohbet ediyordu. Merkezde bazı sokakların kumla kaplanmış olduğunu gördüğümde bunu alt yapı çalışmaları olarak düşünmüştüm ancak çok kısa bir süre sonra kumların üzerindeki metal topları gördüğümde bunun bir oyun olduğunu anladım. Jeu de boules adındaki bu oyun 13. yüzyıldan beri oynanıyormuş ve bugün de hala en fazla Japonya, Yeni Zelanda ve İngiltere’de ilgi görüyormuş. Ben de bu kısa kent gezimde böyle birşey öğrenmiş oldum.
Beş kişilik bir grup olarak gezdiğimiz ve küçük sevimli kanallar, tarihi evler ve çeşitli yerlere serpiştirilmiş ejderha heykellerinin bulunduğu kent merkezinden yine arkadaşımın annesinin sıcacık evine dönüyoruz. Lezzetli bir çorba, çeşit çeşit sanviçler ve kahvemizi şenlendiren Den Bosch’a has bir tatlı olan Bossche Bollarımız eşliğinde sohbetlerle günümüz sona erdiğinde güneş de mutlu ve yorgun bir biçimde yerini aya bırakıyordu.

No Comments »

Körler meseli

Yaşlı Pieter Bruegel (1525-1569), bugün Hollanda ve Belçika topraklarını kapsayan Flaman topraklarında doğmuş ve yaşamış, kendini farklı üslubu ve yapıtlarıyla 16. yüzyıl ressamları içinde hemen hatırlatan ve sevdiren ressamlardandır. Hayatıyla ilgili fazla bilgi olmasa da, dönemin önemli ressamlarıyla ilgili Het Schilderboeck (1604) adında bir biyografik kitap yazan Karel van Mander’in kitabında onunla ilgili bilgilere rastlanmaktadır.

Bruegel, resimlerine imza ve tarih attığından onun sanatının gelişimini takip etmek mümkündür. İlk dönem yapıtları 16.yüzyıl Flaman manzara resim geleneğiyle yakınlık kurarken daha geç dönem yapıtları İtalyan etkileri taşımaktadır. 1556′dan sonra ise yine Flaman topraklarının büyük ve yapıtlarıyla farklılık yaratan ressamlarından Jheronimus Bosch’un (1450-1516) etkisinde kalmıştır. Bosch, fantasik imgeler kullanarak yapıtlarında ahlaki ve dini konuları işlemiştir. Yaşlı Bruegel de bu dönemde, ahlaki öğretileri olan yapıtlar ortaya koymuştur. Yapıtları geniş bir yelpazede manzaraları, Hollanda atasözlerini, çocuk oyunlarını, dini, alegorik ve mitolojik konuları ele almıştır. Yaşadığı toplumun kültürünü çok iyi bilen ve bunu yapıtlarına yansıtan bir sanatçıydı. Hayatının son altı yılında kalabalık figürlü resimleri yerini az ve büyük figürlü resimlere bırakmıştır. Önemli yapıtları arasında Köy Düğünü, Babil Kulesi, Karda Avcılar, Karnaval ve Paskalya’nın Kavgası, Hollanda Deyimleri ve Atasözleri, İkarus’un Düşüşü, Dulle Griet ve Keyif Ülkesi sayılabilir. Ancak ben burada şimdi onun Körler Meseli (1568) adlı yapıtıyla ilgili birkaç söz söylemek istiyorum.

Bu yapıtta birbirine tutunmuş ve yürümeye çalışan altı kör adam görmekteyiz. Bruegel, bu adamları o kadar gerçekçi betimlemiştir ki, körlüklerine sebep olan hastalıkları ya da olayları bugün tanımlamak mümkün olmuştur. Bu sahne, o çağlarda az rastlanan bir durum değildi. Körler, birbirlerine böyle tutunarak toplu olarak sadaka topluyorlardı. Yani Bruegel, kendi yaşadığı dönemden bir sokak sahnesi vermiştir. İtalyan resminde sık karşılaştığımız birşey olan idealize etme (diğer bir deyişle güzelleştirme) eğilimini görmeyiz bu yapıtta. Son derece doğal ve belki de acımasız bir gerçekçilikle betimlediği bu adamlar birbirlerinin omuzlarına tutunmuş tek sıra halinde ilerlerken, en öndeki adam takılmış ve yere düşmüştür. hepimizin ön göreceği üzere arkadakilerin de akıbeti farklı olmayacaktır. Yaşlı bilge Bruegel, Matta İncilinden (15:14) aldığı bir sözden [Eğer kör köre yol gösterirse, ikisi birden çukura düşer] yola çıkmıştır fırçasını tuval üzerinde gezdirmeden önce.

Son günlerde yaşadıklarım aklıma bu yapıtı getirdi. Beş yüz yıl önce Flaman bir ustanın boyası ve fırçasıyla hayat verdiği bir konu hala geçerliğini korumaktadır. Ben de unutmamalıyım ki, hayatta insan hergün yeni deneyimler ediniyor ve yeni şeyler öğreniyor. Ancak bazı şeyler hiç değişmiyor…

♥ Pieter Bruegel’in Körler Meseli (Parable of the Blind Leading the Blind) adlı yapıtı Napoli Museo Nazionale di Capodimonte’de bulunmaktadır.

No Comments »