Tülay’ın Atkısı

Yurdumu bulduğuma inanıyorum

Geçenlerde aklıma düştü bu fotoğraf. Bir arkadaşıma yollamak istemiş, bulamamıştım çektiğim yığınlarca fotoğraf içerisinde. Dün akşam karşıma çıkınca sevindim. Bir buçuk yıl öncesine tarihleniyor bu kare esasında. Daha önce niye paylaşmamışım bilemiyorum. Bazen o kadar fazla şey görüyor ve biriktiriyorum ki, ne yazsam ne zaman paylaşsam derken yapmayıveriyorum. Ama yapmalıyım, biliyorum…

Hollanda küçük bir ülke, bahsetmiştim daha önce, ama her köşesinde ilginç müzeler, müze evler, tarihi yapılar, değirmenler, korunmuş doğal alanlar, yeniden canlandırılan eski çiftlikler var. En ufak bir köy, en sapa yol bile süprizlerle dolu bu minik memlekette. Bir önceki yaz sevdiklerimle yollara dökülmüşken Hollanda’nın kuzey doğusundaki Drenthe’ya vardık. Büyüleyici bir doğası olan bu bölgede görülecek birçok şey arasında, Hollanda’nın en büyük megalit mezarının da bulunduğu Borger’daki Hunebedcentrum da var. (Yoksa buradan da mı bahsetmemişim size?!??) Orayı ziyaret etmeden dönmedik tabii. Ancak benim daha da çok ilgimi çeken Nieuw-Amsterdam/ Veenoord’da bulunan minik bir pansiyon oldu. 19. yüzyılın sonlarına doğru bu pansiyonda, o zamanlar adı sanı bilinmeyen Vincent van Gogh iki ay süreyle konuk olmuştu.

Bugün Van Gogh Huis adıyla bilinen bu iki katlı şirin bina 1870 yılında yapılmış. Hendrik Scholte 1876 yılında burayı satın aldığında hemen önünde trekschuit denilen ve nehrin/ kanalın kıyısından doğru insan ya da at gücü ile çekilen ve insan/eşya taşımacılığı için kullanılan teknelerin yanaşabilmesi için bir yer yaptırmıştı. Van Gogh da, 1883 yılının Ekim ayı başında işte böyle bir tekne ile yaklaşık otuz kilometre uzaktaki Hoogeveen’den Nieuw-Amsterdam’a gelip, alt katında ufak bir dinlenme alanı olan bu pansiyonun balkonlu üst katına yerleşti. Burada birkaç gün geçirdikten sonra burada kalmaya karar verdi. Çok sevgili kardeşi Theo’ya şöyle yazacaktı: “Burada huzur var. Yurdumu bulduğuma inanıyorum.”

Den Haag’tan (Lahey) uzun bir tren yolculuğu sonrası vardığı Hoogeveen ve Nieuw-Amsterdam fundalıklarında yaptığı yürüyüşleri çok seviyordu. Bölge hem evlerin ısınması hem de Amsterdam’daki tuğla üretimhaneleri için yakıt olarak kullanılan turba kömürü açısından çok zengindi. Kadın, erkek, çocuk, herkes turba kömürünün çıkartılması ve taşınmasında çalışıyordu. Çalışan insan, emekçiler Van Gogh’un betimlemeyi en sevdiği konulardı. Manzaranın kendisi, fundalık alanda dolaşan koyunlar, başlarındaki çobanlar, her yere dağılmış arı kovanları ve arıcılıkla uğraşanlar onu mutlu ediyordu. Bu manzaraları Jan van Goyen ve Charles-François Daubigny’ninkilere benzetiyordu. Ancak havalar iyice soğuyup da hastalanınca, Vincent orada kalmanın artık çok da iyi bir fikir olmadığına karar verdi; hem dışarılara çıkıp resim de yapamıyordu artık. Böylece yakın zamanda Hollanda’nın güneyindeki Nuenen’a taşınan ailesinin yanına dönmeye karar verdi.

Hendrik Scholte’nın pansiyonu günümüzde artık bir müze işlevi görüyor; Van Gogh’un bu fundalık bölgede geçirdiği birkaç ayın, burada yaptığı resimlerin, çizimlerin, görüştüğü insanların hikâyesi anlatılıyor. Kaldığı oda, yatağı, sobası, bavulu ve çalışma masasıyla sergileniyor. Müzenin gönüllü çalışanları büyük bir mutluluk ve şevkle bu ünlü Hollandalı ressamın, minik kasabalarını ‘onurlandırdığı’ dönemi yaşatmaya çalışıyorlar. Pansiyona gerçekleştirdiğimiz kısa ancak dolu ziyaretimiz bizi son derece mutlu etti. Özellikle de gönüllülerin büyük bir bilgi birikimi ve heyecanla sahip çıktıkları yerel tarihleri bizi yol boyu gülümsetti.

Van Gogh’a gelince… Onunla ile ilgili beni şaşıtan en önemli şeylerden birisi sanırım onun 19. yüzyılın sonlarında, henüz ulaşım o kadar kolay değilken Hollanda’nın birçok yeri dâhil, Avrupa’yı kat etmesi olmuştur. Bence, her zaman öğrenmeye açık, ‘gerçek’ insanların dünyasını daha da yakından incelemek, doğayı en saf haliyle ciğerlerine doldurmak isteyen bu ‘insan’ yanı onu büyüleyici kılıyor. Van Gogh’un ayak izlerini takip etmek, sanatına dalıp bambaşka dünyalara açılmak kadar heyecan verici.

p.s. Yazının sonunda paylaştığım birkaç Van Gogh çalışması, onun Drenthe döneminde yaptığı çalışmalardan. Köprülü olan, onun Nieuw-Amsterdam’da kaldığı pansiyonun penceresinden baktığında gördüğü manzaranın betimidir. Bugün de hâlâ bu noktada bir köprü bulunuyor.

 

No Comments »

Dünyayı Sırtında Taşıyan

Son zamanlarda Hollanda’nın güneyindeki küçük bir ortaçağ kenti olan ‘s-Hertogenbosch’da heyecanlı günler yaşanıyor. O kentte yaşamış ve çalışmış olan, dünyanın belki de en çok bilinen, sevilen ve önemsenen ressamlarından biri tam 500 yıl önce yine bu şehirde hayata veda etmişti; Jheronimus Bosch (ya da bilinen diğer isimleriyle Jeroen Bosch, Jerome Bosch, Hieronymus Bosch). Çoğumuzun tümüne değilse bile, bir kısım resmine ya da resimlerindeki detaylarına âşına olduğumuz bu ressam tam yarım milenyum sonra nefes alıp verdiği, büyük tutkuyla ürettiği topraklara, artık dünyanın birçok köşesine (Madrid, Paris, Venedik, Rotterdam, Washington) dağılmış çalışmalarıyla geri döndü. Tam altı yıl önce, onun tüm yapıtlarını incelemek, araştırmak ve restorasyonunu gerçekleştirmek için uluslararası uzmanların oluşturduğu Bosch Research and Conservation Project (BRCP) bu sergi nedeniyle de çalışmalarının sonucunu yayınladı. Ve nihayet  bu küçük kentteki, daha önce adı da fazla duyulmamış Noordbrabants Müzesi’nde büyük Visioenen van een Genie (Bir Dâhinin İmgelemi) başlıklı sergi 13 Şubat’ta kapılarını sanat severlere açtı. Sergide Bosch’un yaptığı kesinleşen 20 resmi ve 19 çiziminin yanı sıra Bosch’un atölyesinde yapılmış olan ve Bosch’un takipçilerinin elinden çıkan çalışmalarla birlikte, döneme ait kitaplar ve nesneler de sergileniyor. Sergi öylesine büyük ilgi görüyor ki, müzeyi rezervasyon yaptırmadan gezmek mümkün değil. Böylesi küçük bir müze için bu sayıda ziyaretçi çekmek tabii ki büyük bir başarı.

Ben de sergiyi izleme şansına sahip olmuş insanlardan biri olarak Mart ayı başında, rezervasyonuma yetişebilmek üzere oldukça erken bir saatte sıcak yatağımdan kalkıp, Hollanda’nın içe işleyen soğuk bir sabahında yola koyuldum. Madrid’e gitmeden, kısa bir süre içerisinde (önce Rotterdan Boijmans van Beuningen Müzesi’ndeki Bosch’tan Bruegel’e sergisinde sonra da Bir Dâhinin İmgelemi sergisinde) Bosch’un Haywain triptiğini iki kez inceleme mutluluğu yaşadım. Baş döndürücü güzellikteki bu serginin, bence onu daha da güzel yapan Bosch çizimleriyle uzun bir zaman geçirdim. Bir sergiyi gezdikten sonra her zaman yaptığım gibi müzenin dükkânına düşürdüm yolumu. Serginin kataloğuyla birlikte hemen onun yanında duran başka bir kitaba daha takıldı gözüm.

Kitap, Hollanda’nın önde gelen yazarlarından (şair, gazeteci ve seyahat yazarıdır da)  biri olan ve Türkiye’de de Ritüeller, Gezginin Oteli, İşte Şu Hikâye gibi kitaplarıyla tanınan Cees Nooteboom’un (1933) bu sergi için kaleme aldığı Een duister voorgevoel: Reizen naar Jheronimus Bosch (Karanlık Bir Önsezi: Jheronimus Bosch’a Yolculuk) adlı kitabıydı. Bosch, Bosch’un çalışmaları, Bosch’un yapıtlarını görmek üzere gittiği müzelerle ilgili öznel görüşlerini, hislerini akıcı bir dille yazdığı kitabını şöyle bir karıştırdım ayaküstü. Kitabın sonunda gördüğüm bir fotoğraf beni altüst etti. Hiç düşünmeden katalogla birlikte kasaya yürüdüm ve iki kitabımla birlikte kent merkezindeki kütüphanenin küçük kafesine oturdum ve okumaya başladım.

Kitabın sonunda Postscriptum 4 başlığıyla yazdığı yazıyı serbest bir çeviri ile biraz aktarmaya çalışayım:

(Eylül 2015) Uzak bir adada bir kitap üzerinde çalışırken, gerçek hayat seni yakalıyor. Aynı gün içinde iki kez bir adamın bir çocuğu taşıdığını görüyorsun. İlki El País gazetesinin ilk sayfasında, ikincisi ise 15. yüzyıla tarihlenen bir resimde. İlk resimde bir adam deniz kenarında, hafif öne eğilmiş bir biçimde, askeri üniformasi ve ağır botları ile kollarının arasında bir çocuk taşıyor. Çocuğun sadece bacaklarını ve küçücük ayaklarını görebiliyorsun. Çocuk daha o kadar küçük ki, ayakkabılarını o günün sabahında biri giydirmiş olmalı. Çocuğun artık yaşamadığını hemen anlıyorsun, bunu adamın yüzünde görebiliyorsun. Adam üzgün, kendisi için değil, çocuktan ötürü, dünyanın mahvolmasından ötürü. Bir gün önce Jheronimus Bosch ile ilgili bir parça yazmıştım, ressamla ilgili bir kitap, çalışma masamın üzerinde açık duruyordu. Kitapta da, Rotterdam’daki  bir müzede bulunan ünlü bir resim, bir ay sonra Boijmans van Beuningen Müzesi’nin restorasyon bölümünde yeniden göreceğim bir resim; Çocuk İsa ile Aziz Christopher.

Hikâyeyi biliyoruz. Putperest bir dev, Reprobus, nehrin kenarında bir çocuk görür ve onun karşıya geçmek istediğini anlar. Onu omuzalarına alır ve suya girer. Nehrin içindeyken çocuk gittikçe ağırlaşmaya başlar. Onu artık neredeyse taşıyamayacak gibi olur. Karşıya vardıklarında devin tüm gücü tükenmiştir. O çocuk İsa’dır. O andan itibaren devin adı Christophorus ya da Christoffel olmuştur [Christophorus, İsa’yı taşıyan anlamında Yunanca bir isimdir. -kendi notum] ve tüm yolcuların koruyucu azizidir. Resimdeki azizin duruşu, Türk kıyılarındaki askerle aynıdır. Hafifçe öne eğilmiş, çocuğu dikkatlice daha güvenli olması gereken kıyıya taşımaktadır. Resimde azizin yüzü sağa dönüktür, tıpkı gazetedeki adamın yüzünün, bize doğru, dönük olduğu gibi. Sanki çocuk çok ağırmış gibi yürümekte, gerçekte de öyle, çünkü ölü beden ağırdır.

Çocuk Avrupa için fazlasıyla ağırdı, çünkü Avrupa diye birşey yok. Avrupa bu çocuğu taşıyamadı.

İşte böyle… Bu satırlar, tüm bir serginin önüne geçti benim için. Böylesine büyük bir duyarlılık ve samimiyet ile yazılmış bu satırlar bize yine şunu hatırlatıyor; Avrupa yok çünkü artık insanlık yok, maalesef. Son iki haftada üst üste yaşadıklarımız (ve tabii daha öncesi de), kayıplarımız, kaybettiğimiz  ümit, insanların duyarsızlığı bunun en büyük kanıtı değil mi?

♥Resim: Jheronimus Bosch, Aziz Christopher, 1490-1505, Boijmans van Beuningen Müzesi, Rotterdam

♥Cees Nooteboom, Een duister voorgevoel: Reizen naar Jheronimus Bosch, De Bezige Bij Yayınevi, 2016

♥Jheronimus Bosch sergisi 8 Mayıs 2016 tarihine kadar, ‘s-Hertogenbosch Het Noordbrabants Müzesi’nde gezilebilir.

No Comments »

Mayflower’dan önceki son durak

IMG_7175Hollanda gibi küçük bir ülkede bu kadar fazla müzenin bulunuyor oluşu beni her zaman etkilemiştir. Yıllar yılı benim yaptığım ise, genellikle, asıl ilgi alanım olan 16. ve 17. yüzyıla ait resimlerin sergilendiği müzelere gitmek olmuştu. Buralara yerleştikten sonra ise bir tanıdığımla beraber, ayda bir ya da iki sefer değişik müzelere gitmeye çalışıyoruz. Müze kartımız olduğundan, her ay mailimize gelen müze haberlerini, gazetede çıkan ilginç sergi haberlerini ya da bir tanıdıktan duyduğumuz övgü dolu sözleri kendimize rehber yapıp, gezilip keşfedilecek yeni müzeyi belirliyoruz.

“Ne yapsak, nereye gitsek?” derken Leiden kentindeki American Pilgrim Museum fikri ile çıkageldi Anke. “Yıllarca orada yaşadım ama nasıl oldu da hiç duymamışım!” dedi sonra da. Ben de defalarca gittim bu güzel kente; Lucas van Leyden’ın görkemli ‘Son Yargı’ triptiğinin sergilendiği ve Leiden resminin öncülerinden Gerrit Dou ve takipçileri ile daha birçok sanatçının önemli yapıtına ev sahipliği yapan Lakenhal Müzesi‘ne ve yine yüksek lisans tezimi yazarken anatomi tiyatroları ve bilimle ilgili araştırmalarım için Boerhaave Müzesi‘ne ve güneşli bir günde, öylesine, bu güzel kentin sokaklarında kaybolmak üzere. Hollanda’nın ilk üniversitesinin kurulduğu (1575) bu kent, kanalları, antika pazarları, güzeller güzeli belediye binası ve üniversiteye ait botanik bahçesiyle Hollanda’nın en görülesi yerlerinden. Ama, hayır bu müzeyi daha önce duymamıştım ve kente bu müze sebebiyle giden birileriyle tanışmamıştım.

“Acaba neresiydi, şurası mı, bu sokaktan mı girilecek” diye düşünürken kendimizi Arnavut kaldırımlı eski bir sokakta yürürken bulduk. Sokağın sonundaki devasa Gotik kiliseye varınca sağımıza solumuza bir daha göz gezdirdik ve bir ortaçağ kapısının üzerine iliştirilmiş yazıyı gördük. Nasıl da saklamış kendisini bizden, nasıl da saklıyor sanki kendini herkesten. Daha yazılanları okumaya çalışırken kapı gıcırtı ile açıldı. Orta yaşlı bir adam “doğru yerdesiniz” dedi. Yavaşça daldık içeriye. Rutubetli, eskiye dair bir kokunun ele geçirdiği bu karanlık iç mekânda, bilgisayarının başında oturmuş çalışıyordu belli ki. İçerisi, erken bir saat olmasına rağmen gün ışığından pek nasibini almamış olduğundan, çok sayıda mum ile aydınlatılmıştı. Gördüğümüz bir müzeden çok, eski bir evdi; hem de çok çok eski. 1370 tarihini verdi bizi içeriye davet eden beyefendi. 14. yüzyılın sonundan beri ayakta kalmayı başaran bu Leiden’ın en eski evini mekân yapmıştı çalışmaları için Jeremy Bangs ve şimdi tam yanımızda durmuş bu önemli yapıyı anlatıyordu işte.

Hikâye kısaca şöyle: kendi ülkeleri İngiltere’deki dinî baskıdan kaçıp, 17. yüzyılda daha hoşgörülü olan Hollanda’ya gelen Kalvenistler, hem bir üniversitenin bulunduğu, hem de tekstil ve bira endüstrisinin geliştiği Leiden kentine mülteci olarak yerleşirler. Burada çocuklarını büyütmeye, üniversitede ders vermeye, gelişkin tekstil endüstrisinde çalışmaya, sebze-meyve yetiştirmeye, pazarda mallarını satmaya, ibadetlerini sürdürmeye başlarlar. Ancak bir yandan da fazla Hollandalı’laşmadan, kendi kimliklerini kaybetmeden ‘Yeni Dünya’da yepyeni bir başlangıca imza atmak isterler ve Pilgrim‘ler 1620 yılında Leiden’daki evlerinden çıkıp, Deftshaven’da demirlemiş olan İngiliz ticaret gemisi Mayflower‘a binerek bu hiç tanımadıkları yeni topraklara doğru yola koyulurlar. Korkunç deniz koşullarında yaklaşık 65 gün süren yolculukları sonucunda Plymouth, Massachusetts’e yerleşerek oradaki ilk yerleşimlerden birinin oluşmasını sağlarlar. Amerika’yı bugünkü Amerika yapan en önemli adımlardan birisidir bu.

Bu evde Amerika’ya gitmeden önce pilgrimlerin yaşayıp yaşamadığı bilinmese de (ancak bu eve bakıp ne gibi koşullarda yaşadıklarını hayal etmek zor değil), Bangs hem kendi araştırmaları ve doktora çalışmalarından ortaya koyduğu kitaplar ve belgeleri, hem de çeşitli arşiv çalışmalarından elde ettiği belgeleri ziyaretçileriyle paylaşıyor. Pilgrim‘lerin Leiden’da geçirdikleri yıllara dair bulabildiklerini paylaşıyor. Paylaşırken de tutkuyla anlatıyor, sorulara ayrıntılarla yanıt veriyor. Evin içinde sergilenen eşyalar, mutfak gereçleri, şamdanlar, müze giriş ücreti olan 5 Euro’yu koyduğu ve müze kasası olarak kullandığı kilise yardım kutusu, bebek beşiği, battaniyeler, deri ciltle kaplanmış tarihî kitaplar, duvardaki yağlıboya tablolar, zarif bir biçimde işlenmiş ahşap dolaplar, dinî bayramlarda geçit törenlerinde kullanılan İsa’nın çarmıha geriliş öyküsünün betimlendiği bayraklar, kadehler, sürahiler herşey 12.- 18. yüzyıla tarihlenmiş. (Bu eşyalar, Amerika’ya gittiklerinde yazdıkları kitaplarda ve belgelerde çizimler halinde karşımıza çıkıyor.) O kadar evin parçası olmuş ki tüm bu eşyalar, o kadar o ortaçağ evini gerçek kılıyorlar ki neredeyse Amerika’ya ilk göçen Pilgrim‘ler gölgede kalıyorlar. Ufacık, belki de 50 metre karelik, bir müzede geçireceğimiz bir yarım saati düşünürken, Pilgrim Fathers tarihinden, teolojiye ve sanat tarihinden mobilya tarihine kadar birçok alanda kitap ve makalelere imza atmış sanat tarihçisi Bay Bangs bizim, bilgi ve büyüleyici öykülerle (örneğin Amerika’daki Şükran Günü kutlamalarının Leiden’dan göçen Pilgrim‘lerle başladığını, bunun da Leiden’ın 1574 yılında İspanyol kuşatmasından kurtuluşunu kutlamak için düzenlenen etkinliklerle, Pilgrim‘lerin 1620’de Amerika’ya vardıktan sonra elde ettikleri ilk sağlam hasadı kutlamalarının bir sonucu olduğu gibi öykülerdi bunlar) dolu  neredeyse 2 saat geçirmemize ve hayranlıkla etrafa bakınmamıza neden oldu.

Evet, belki Hollanda’ya geldiğinizde ilk görmek isteyeceğiniz müzeler arasında bulunmayabilir burası ve hatta belki Leiden’ı ziyaret etmek dahi aklınıza gelmeyebilir, ancak ben bu yeni keşfettiğim küçük cevhere ve onu tutkuyla yaşatmaya çalışan sahibine hayran kaldım ve sizinle paylaşmak istedim. Sevgi ve tutkuyla ortaya konan herşey gibi, bu müze de sessiz ama kendinden emin bir şekilde kendisini ortaya koymuş.

American Pilgrim Museum

Beschuitsteeg 9, Leiden

(+31)71 5122413

Perşembe, cuma ve cumartesi  13-17 saatleri arasında açık.

No Comments »

Bruegel’ın Cadıları

Cadı deyince aklınıza ne geliyor? Bir burun hareketiyle istediğini gerçekleştiren Amerikalı sevimli sarışın ‘Tatlı Cadı Samantha’yı izlediğimiz o mutlu günler mi; vergi dairesinde, bankada ya da öğrenci işlerinde her işimizi zora sokan o sinir teyze mi; yoksa pamuk prensese o parlak kırmızı elmayı uzatan, çirkin, koca burunlu, sevimsiz yaşlı kadın mı?

Çocukluğumuzdan itibaren cadı kelimesi ve imgesi masallar, öyküler ve (çizgi) filmler aracılığyla hayatımıza dâhil oluyor. Ufak farklılıklarla da olsa bir “cadı” kalıp yargısı var. Bunu da 16. yüzyıl Flaman topraklarının büyük ustası Pieter Bruegel’ın (1526/30-1569)  cadı avlarının yoğun olarak yaşanmakta olduğu 1565 yılında yaptığı iki tane baskısına borçluyuz. Evet, tam da öyle; rüzgârda uçuşan saçlarıyla süpürgesinin üstünde bacadan dışarı uçan, büyük bir kazanın başında sihirli iksirini karıştıran, kara kedilerle dost (cadılar zaman zaman bu hayvanın bedenine girerek fark edilmeden hareket edebiliyorlardı- kara kedi görmenin uğursuzluk sayılması da bundandır) bu imgeyi ortaya koyan Bruegel olmuştur. İşte bu iki baskıdan yola çıkarak Utrecht kentindeki Catharijneconvent Müzesi, Albrecht Dürer’den Hans Baldung Grien’e, Jacques de Gheyn II’den Crispijn de Passe’ya, David Teniers II’den Bartholomeus Spranger’a uzanan, Bruegel’ın Cadıları başlıklı kapsamlı bir sergi düzenlendi. Ben de tabii ki görmeden edemedim!

15. yüzyılda tüm Avrupa’yı cadılar ve büyücülerle ilgili korku sardığı sıralarda onlarla ilgili ilk betimlemeler de yapılmaya başlanmıştır.  Bunun sebebi, yaşanmakta olan olağanüstü kötü hava koşulları (1560-1630 yılları o kadar soğuk geçmişti ki bu döneme Küçük Buzul Çağı adı verilmişti), bunun ekinlere verdiği zarar, 1517’de Martin Luther’in 95 maddeden oluşan tezini Wittenberg kilisesinin kapısına asarak başlattığı Reform hareketleriyle başlayan dinî çatışmalar, yaşanmakta olan savaşlar ve tüm bunların getirdiği huzursuzluklardı. Yaşanan tüm olumsuzluklar için aranan günah keçisi bulunmuştu -hâlâ da böyle değil mi?-! Ortaçağ’da şeytana yüklenen olumsuz anlamlara bir de cadı ve şeytanın kilise ile toplumu yıkmak üzere birleşecek olmaları fikri eklenince, bu etki kat be kat artmıştır. Şeytan ve cadı konusunda bir çözüm bulmaya çalışan yetkililer ve alimler, onların uğursuz sihirlerinden (malefica) ve gece yarısı buluşmalarından (sabbath) bahsediyordu. Sergideki birçok belge ve imgede bu buluşmaların nasıl betimlendiği görülebiliyor. Cadılarla ilgili bugüne gelebilmiş en eski betimleme 1451 yılında Martin Le Franc’ın yazdığı Le champion des dames‘da bulunuyor. Bu yapıtla birlikte Dominiken rahip ve engizisyon mahkemesi üyesi Heinrich Kramer’in 1485-86 yıllarında kaleme aldığı ve tarihteki en acımasız cadı avlarını başlatan ünlü yapıtı Malleus Maleficarum (Cadıların Çekici) serginin en önemli parçalarından birisi. Kramer’in yapıtı cadılığın çeşitlerini, cadıların nasıl tanınacağını, onların nasıl yargılanmaları ve cezalandırılmaları gerektiğini anlatan bir el kitabı niteliği taşıyordu. Bu yapıtı önemli yapan özelliklerden biri de daha önce hem kadınların hem de erkeklerin suçlandığı “cadılık eylemlerinin”, o tarihten sonra daha ziyade kadınlara has olduğu yönündeki fikrin yerleşmesinde etkili oluşudur. Bir noktadan sonra artık ‘cadı’ tanımı artık bir kesinliğe kavuştuğunda da (zararlı büyü yapan, şeytanla iş birliği yapan, bir tarikate üye olan, şeytanla cinsel ilişkide bulunan, sabbath toplantılarına uçarak giden) İtalya, güney Fransa, İsviçre Almanya, Hollanda, Flaman toprakları, İskandinav ülkelerinin yanısıra İngiltere ve Atlantik okyanusunun diğer ucundaki Amerika’da (en ünlüsü de 17. yüzyıldaki Salem Cadı Mahkemeleri) mahkemeler, suçlamalar, işkenceler ve idamlar ard arda gelmeye başladı.

Cadılar genellikle yakılarak cezalandırılıyorlardı. Bazen önce boğuluyorlar, bazen ise canlı canlı ateşin ortasına bırakılıyorlardı. Halka açık gerçekleştirilen bu idamlar birer uyarı niteliği taşıyordu. Cadıların yakıldıklarında ruhlarının bir daha dönüp, yaşayanları rahatsız etmeyeceklerine inanılıyordu. Sergide, cadıların insanlara yaşattıkları ‘kötülükler’i örnekleyen birçok yapıt bulunuyor. Roeland Savery’nin Ahırdaki Cadılar (1615) yapıtında, dört cadının süt çalmak ve çiftlikteki insanlarla hayvanlara hastalık getirmek üzere bekleştiklerini görüyoruz mesela. Ancak sergide resimler, gravürler ve kitapların yanı sıra cadılardan sakınmak için kullanılabilecek çeşitli muskalar, tılsımlar ve büyü bozmaya yaran nesneler; cadıların aslında sadece sihirbazlık yaptıklarını ve bunun da anlamanın çok zor olmadığının belirtildiği kitaplar, kara büyü yapmaya yarayacak türden nesneler (kafatası, kılıçlar); fahişelik veya cadılıkla suçlanan kadınların içine kapatılıp bir çöp toplama arabası üstünde tüm şehre rezil edildiği ahşap bir utanç cübbesi; kazanlar, doldurulmuş bir kara kedi, süpürge gibi cadıları betimleyen ve onların kullandığı düşünülen nesneler de bulunuyor.

Kendi çağında da önemli, tanınan bir sanatçı olan Pieter Bruegel’in açtığı bu yolda Hollanda ve Flaman topraklarında birçok sanatçı onun yarattığı bu imgelemden faydalanmışlar ve hayal güçlerini harekete geçirmişlerdir. Bunu da sergideki birçok resim ele veriyor. Bu renkli betimlerin hepsi de korkunç değil elbet. Bir kısmı da ayrıntılarıyla yüzünüzde kocaman bir gülümsemeye neden oluyor.

21. yüzyıla geldiğimizde aslında durumun çok da değişmediğini, (sosyal) medyadan ve etrafımızda olup bitenlerden açık bir şekilde takip ediyoruz. Artık bilgisayar, telefon ya da televizyon ekranlarına ‘anında düşen’ görüntüler 15. ve 16. yüzyılların cadı avlarını pek de aratan cinsten değil. Biliyoruz ki bir taraf kendini haklı göstermek, aklamak, üste çıkmak üzere diğerini günah keçisi haline getiriyor. Kadınlar maalesef hâlâ en mağdur olan ‘öteki’lerden, tıpkı Bruegel’in cadıları gibi.

Bruegel’in Cadıları (De Heksen van Bruegel/ Bruegel’s Witches) sergisi 31 Ocak 2016 tarihine kadar Utrecht Catharijneconvent (Hollanda), 25 Şubat- 26 Haziran 2016 tarihleri arasında da Brugge Sint-Janshospitaal’da (Belçika) görülebilir. Ufak bir tanıtım videosu da şurada! Sergiye bir de Renilde Vervoort’un doktora tezinden yola çıkarak yazdığı “Bruegel’s Witches: Witchcraft Images in the Low Countries between 1450-1700” adlı bir kitap eşlik ediyor. Vervoort’un doktora tezine ise buradan ulaşabilirsiniz.

No Comments »

Ayağını sıcak tut…

KumsalBirçoğumuz yüzmeyi severiz değil mi? Kışın insanın içini donduran soğuk aylarında, bir sonraki yaz güneşleneceğimiz sıcak kumsalları ve arada serinlemek üzere gireceğimiz denizin, atacağımız kulaçların hayalini kurarız. Hatta herkesin gönlünde yatan bir aslan vardır; Ege kıyıları, Akdeniz kıyıları ya da uzak diyarların masal kumsalları. Ben Ege Denizi’nin ve kumsallarının hasretini çekenlerdenim. Masmavi sularını ve insanın içini baymayacak sıcaklıktaki, zaman zaman da serin sularının hayalini kuruyorum yorulup, bunaldığımda.

Deniz ve yüzmek deyince aklımıza önce yaz mevsimi geliyor pek doğal olarak. Ancak Hollandalılar için bu durum her zaman için geçerli değil. 1960’lardan itibaren yeni yılın ilk günü denize dalmak, bu istisnaların başında geliyor. İlk birkaç sefer 1 ocak günü denize girenlerin sayısı iki elin parmağını geçmezken, yıllar içinde çığ misali artmış bu sayı. Şimdi özellikle Den Haag (Lahey) kentinin denize kıyısını oluşturan Scheveningen’den binlerce insan kendini Kuzey Denizi’nin soğuk sularına bırakıyor. Bununla birlikte, yine Kuzey Denizi’ne kıyısı olan yerlerden sayısızca insan bu geleneğin parçası olmak heyecanıyla yılın ilk günü koşar adım sahillere akıyor.

Ben de bu yıl bir arkadaşım aracılığıyla tam da bu ‘çılgınlığın’ içinde buldum kendimi. Yılın ilk günü kendimi soğuk sulara bırakacağımı söylediğim dostlarım ve yakınlarım buna pek de inanmadılar önce (ne kadar çok üşüyen biri olduğumu etrafımdakiler iyi biliyorlar tabi! Bir de içine atlayacağım deniz Ege ile karşılaştırılmayacak bulanık sularıyla bilinen Kuzey Denizi’ydi.). Fakat ben kararlıydım! “Böyle bir deneyim için demek ki 2016 doğru zaman” diye düşünüp döküldüm yollara arkadaşlarımla. Trenle Haarlem’in denize kıyısına, Zandvoort’a gittik. Gerçi asıl büyük etkinlik Scheveningen’daydı ama bir önceki akşamın yorgunluğundan çoğumuzun gözü Den Haag yolunu kesmedi 🙂 Gruplar halinde kumsalda toplanmaya başladık. Etkinlik saat 2’de başlayacaktı. Buraların ünlü bir sosis ve hazır çorba markası sponsoruydu etkinliğin. Katılan herkese turuncu renkli bir kar beresi verdiler. Öncelikle dans müzikleri eşliğinde biraz ısınma hareketleri yaptık. Ardından denize dalmak üzere harekete geçtik. Şansımıza, Hollanda için gerçekten istisna sayılabilecek güzellikte bir kış günüydü. Tepemizde, az da olsa ısıtan güneşle, kazaklarımızdan kurtulmak daha az zor oldu diyebilirim. Ancak ilk şoku ayakkabılarımızı çıkartıp da kumlara çıplak ayakla basınca yaşadık. Nasıl bir soğukluktu o anlatmam zor. Çıplak ayakla buz pistinde yürüdüğünüzü farz edin! Bir spor hocası eşliğinde, yeniden, yaptığımız ısınma hareketlerinden sonra başlama düdüğü çaldı ve herkes denize koşmaya başladı. O kalabalık ve heyecanla aslında ilk başta nasıl bir soğuklukla karşı karşıya kaldığınızı pek anlamıyorsunuz. Zaten denize girdikten birkaç saniye sonra da tüm vücut öyle bir uyuşuyor ki soğuğu neredeyse hissetmez hale geliyorsunuz.

Evet, gerçekten yaptım! Yazın bile, benim sınırımı biraz aşacak soğuklukta bir denize on kere düşünüp yirmi hamle ile girdiğim göz önüne alınırsa baya bir aşama kaydettim sayılır. Bu macera yaklaşık olarak 4-5 dakika sürmüş olmalı. Denizde attığım birkaç kulaçtan sonra kendimi hiç de sıcak kumlara atamadım ama çabucak havluma sarınıp, büyük bir hızla kurumaya çalışıp, hemen sıcak kıyafetlerime büründüm. Kumlarından bir türlü arındıramadığım buz kalıbı ayaklarıma çoraplarımı geçirip ayakkabılarımla onları buluştursam da, normal vücut sıcaklığına kavuşmaları neredeyse iki saat aldı. Hepimiz giyinip bir araya toplandığımızda, sponsor firmanın dağıttığı Hollanda’nın geleneksel kış çorbalarından olan bezelye çorbası ile içimizi de ısıttık. Ardından da bir kafede sıcak kakaolarımızı yudumlayıp, günümüzü değerlendirdik.

Çok eğlenceliydi. Bir daha yapar mıyım bilemiyorum ama çok da sanmıyorum. 2016 yılına, kendimden beklemediğim bir şey yaparak başladım. Her yeni yıl beraberinde umutlar da getiriyor. Aslında bir önceki seneye ait olan günden farklı olmasa da işte takvimdeki o son yaprak var ya (bu arada eski usül takvim kullanan kaldı mı acaba? Takvim deyince aklıma hâlâ amcamın evinde asılı duran Ülkü takvimi gelir), sanki o düşünce herşey yeniden başlayacak, daha güzel olacak umuduna kapılıyor insan. Umut güzel şey ve belki de hep şöyle düşünmek/hareket etmek lazım gelir ” ayağını sıcak tut başını serin, gönlünü ferah tut düşünme derin!” Her ne kadar ben daha ilk günden ayaklarımı sıcak tutamamışsam da…

Bu dalış neye benziyordu diye düşünecek olursanız da, buyrun buradan bakıverin.

No Comments »