Tülay’ın Atkısı

Işığın ve Mekânın Şairi

Cuma günleri sabahın erken saatlerinde renkli kurdeleli hasır şapkaları, omuzlarında asılı ahşap tekneler içine yığılmış sarı kocaman yuvarlak Hollanda peynirlerini bir De Waag’taki tartıya, bir de pazar meydanına koşuşturarak taşıyan güçlü kuvvetli adamların Alkmaar’a sayısız turist çektiği bir gerçek. Amsterdam’ın yaklaşık 40 km. kuzeyindeki bu minik kent, peynir satışının olmadığı peynir pazarı, Caesar van Everdingen’ın (1616-1678) org kapaklarını boyadığı etkileyici St. Laurens Kilisesi, minik kanalları ve 17. yüzyılı yaşatan tuğla binaları kadar, kilisenin hemen karşısında yer alan Stedelijk Müzesi’yle (Stedelijk Museum Alkmaar) de görülmeye değer bir yer. Son yıllarda, çok sağlam kalıcı koleksiyonu (Altın Çağ’da Alkmaar, Alkmaar kent portresi ve 1915-25 yılları arasında etkili olan Bergen Okulu resimleri) kadar etkileyici süreli sergilere de ev sahipliği yapan müze tekrar tekrar kente gitmek için en büyük sebeplerimden birisi. Birkaç yıl önce Amsterdam Müzesi ile ortaklaşa gerçekleştirdikleri Jacob Cornelisz. van Oostsanen sergisinin ardından geçen yılki Caesar van Everdingen ve Picasso in Holland, şimdi de Emanuel de Witte sergisi ile müze önemsenmeyecek gibi değil.
İlk monografik sergisi ile 400 yıl sonra doğduğu kentte onurlandırılan De Witte, kendi çağında oldukça tanınan, önemsenen ve hatta bugün de kilise içi resimleri deyince ilk akla gelen ressamlardan birisidir. Henüz 19 yaşındayken Alkmaar Ressamlar Loncası’na kaydolan De Witte, Delft kentinde natürmort resimleri ile tanınan Evert van Aelst’ın yanında eğitim aldıktan sonra Rotterdam’a, ardından da 1641 yılından 1650’ye kadar kalacağı Delft’e geri dönmüştür. Delft’te olduğu yıllarda dinî ve mitolojik konulu resimler kadar, bugün elimize geçen yaklaşık 130 kilise içi betimine de imza atmıştır. İlk dönemlerinde, diğer birçok ressam gibi, hayali kilise içi betimleri yapsa da 1650’lerden sonra Gerard Houckgeest ve Hendrick van Vliet ile birlikte yeni bakış açıları getirdiği gerçek kilise içi resimlerini de boyamaya başlamıştır. Meslektaşlarından farklı olarak ışık etkileri ve kilise içindeki figürlerle (insanlar kadar köpeklerle de) ilgilenen ressam, bunları yapıtlarında detaylı çalışmış, yapıtlarında figürlerin dekor değil, mekânın bir parçası olduğunu hissettirmiştir. 1652’de Amsterdam’a taşındıktan sonra, oradaki varlıklı müşterilerinin istekleri doğrultusunda farklı konulara (pazar yerleri ve az sayıda portre) yönelmekle birlikte yaklaşık kırk yıl boyunca geliştirerek tuvale aktardığı mimarî ve iç mekân betimlerine hep devam etmiştir. Amsterdam’da bulunduğu dönemde kilise içi resmeden tek ressam olduğundan, kentte yapıtları oldukça ilgi görmüş ve sipariş edilmiştir.
Bu kadar başarılı sanatsal bir üretimin ardında ise oldukça karanlık, kavgacı ve mutsuz bir insan bulunur. Değişken ve zor kişiliğiyle De Witte, bir ömür boyu borç içinde yaşamış, borçlu olduklarıyla, Gerard De Lairesse gibi meslektaşlarıyla kavgalara karışmış, ev sahipleriyle mahkemelik olmuştur (genellikle kalacak yer karşılığında o evde yaşadığı sürece yaptığı resimleri vermek istemediğinde sorun çıkmıştır). Ressamın hayatındaki sorunlar bununla kalmamış, kızı hırsızlık yaptığı için spinhuis diye bilinen mahkûmların çalıştırıldığı atölyelerde çalışmak zorunda kalmış, karısı da yine aynı suçtan dolayı darağacı sehpasında halka teşhir edilerek şehirden sürülmüştür. Kişisel sorunlarının yakasını bırakmadığı De Witte, 1692 yılında intihar ederek bunlara da bir son vermiştir. Hayatında bu kadar ciddi sıkıntılar yaşarken ve mutsuzluklarla yoğrulmuşken, nasıl bu kadar sakin, huzurlu, ışıkla yıkanmış yapıtlar verebildiğini anlamak mümkün değil.
Sergide, dünyanın çeşitli yerlerindeki müze ve özel koleksiyonlardan derlenerek neredeyse 330 yıl sonra yeniden bir araya gelen resimlerinde, sanatçının her türde yapıtlarına yer verilmiş. Kilisede kullanılan sandalyelerin sergi salonunun orta yerine yerleştirilmesi ve bir De Witte kilisesinin içindeymiş gibi hissettiren ışık düzenlemesiyle son derece zekice ve etkileyici bir ortam hazırlanmış müzede. Lonca ve evlilik kayıtlarının yer aldığı defterler, ilk dönemlerinde gerçekleştirdiği mitolojik konulu resimler, portreler, hayalî kilise içleri, gerçek kilise içleri, Amsterdam Portekiz Sinagogu, iç mekân resimleri ve Amsterdam döneminde gerçekleştirdiği pazar yerleri ile sanatçının yapıtlar bütününden bütünlüklü bir portre oluşturulmuş. 1663 yılında Amsterdam’da inşa edilen Portekiz Sinagogu’nun üç betimini yaptığı bilinen De Witte’nın yapıtlarından ikisi de (biri Kudüs İsrail Müzesi diğeri de Amsterdam Yahudi Tarihi Müzesi’nden) yan yana bu sergide bulunuyor; üçüncü yapıt 1945’te kaybolmuş. Çok sayıda ev içi resmi yapmamış olsa da, sanatçının en bilinen yapıtlarından Klavsen Çalan Kadınlı İç Mekân’ın hem Montreal Güzel Sanatlar Müzesi hem de Rotterdam Boijmans van Beuningen Müzesi versiyonları 3,5 asır sonra yeniden yan yana gelmiş.
Konaklama karşılığı alelacele yapılmış resimlerinin düşük kalitesine rağmen (ki bunların sayısı çok değildir), De Witte her zaman iyi planlanmış kompozisyonları; ustalıkla hesaplanmış ve mekânlara ruh katan ışık kullanımı; ustası Van Aelst’tan devraldığı incelikli natürmort detaylarıyla bezeli pazar yerleri; çarpıcı kırmızı peleriniyle resmine hareket katan şapkalı figürü; kiliselerinde oyun oynayan çocuklar ve yine bu mekânlara sıcaklık katan köpekleriyle dönemin önemli ressamlarından birisi olduğunu gösterir. Doğumunun 400. yılında onun resimlerinde kullandığı ışığa benzer bir ışıkla aydınlatılan bir salonda sergilenen yapıtlarıyla Alkmaar Stedelijk Müzesi tarafından günümüze taşınan Emanuel de Witte’yla tanışmanın tam zamanı. Yolu Hollanda’ya düşecekler için; sergi 21 Ocak 2018 tarihine kadar ziyaret edilebilir.

NOT 1: Yazıya ait görselleri teknik bir soundan ötürü paylaşamıyorum şu an. Ancak en kısa zamanda görselleri de yine burada bu yazıyla birlikte bulabileceksiniz.
NOT 2: Alkmaar’da Peynir Pazarı Nisan – Eylül ayları arasında gerçekleşiyor. De Waag, Hollanda şehirlerinde Orta Çağ’dan itibaren peynir ve yağ gibi ticari malların tartılması ve vergilendirilmesi için kullanılan, genellikle dönem özelliklerini yansıtan mimari yapılardır. Pek çok Hollanda şehrinde olduğu gibi Alkmaar’da da bu bina pazar yerinin yanı başında bulunur.
TEŞEKKÜR: 17 Ağustos’ta Tülay’ın Atkısı 7. yaşını kutladı. Uzun zamandır sesi çıkmasa da blogumu takip etmeye devam eden siz okurlarıma/ dostlarıma teşekkür ederim. Artık doktora tezimi bitirmek için son düzlükteyim. Son bir gayretle uzun yıllar sürmüş bu macerayı tamamlamaya çalışıyorum. Ondan sonra, daha düzenli bir şekilde gördüklerimi, yaşadıklarımı, hissettiklerimi sizlerle paylaşmaya, sizlerle Tülay’ın Atkısı altında buluşmaya devam etmek istiyorum. Desteğiniz, ilginiz için teşekkürlerimle…

No Comments »

Yurdumu bulduğuma inanıyorum

Geçenlerde aklıma düştü bu fotoğraf. Bir arkadaşıma yollamak istemiş, bulamamıştım çektiğim yığınlarca fotoğraf içerisinde. Dün akşam karşıma çıkınca sevindim. Bir buçuk yıl öncesine tarihleniyor bu kare esasında. Daha önce niye paylaşmamışım bilemiyorum. Bazen o kadar fazla şey görüyor ve biriktiriyorum ki, ne yazsam ne zaman paylaşsam derken yapmayıveriyorum. Ama yapmalıyım, biliyorum…

Hollanda küçük bir ülke, bahsetmiştim daha önce, ama her köşesinde ilginç müzeler, müze evler, tarihi yapılar, değirmenler, korunmuş doğal alanlar, yeniden canlandırılan eski çiftlikler var. En ufak bir köy, en sapa yol bile süprizlerle dolu bu minik memlekette. Bir önceki yaz sevdiklerimle yollara dökülmüşken Hollanda’nın kuzey doğusundaki Drenthe’ya vardık. Büyüleyici bir doğası olan bu bölgede görülecek birçok şey arasında, Hollanda’nın en büyük megalit mezarının da bulunduğu Borger’daki Hunebedcentrum da var. (Yoksa buradan da mı bahsetmemişim size?!??) Orayı ziyaret etmeden dönmedik tabii. Ancak benim daha da çok ilgimi çeken Nieuw-Amsterdam/ Veenoord’da bulunan minik bir pansiyon oldu. 19. yüzyılın sonlarına doğru bu pansiyonda, o zamanlar adı sanı bilinmeyen Vincent van Gogh iki ay süreyle konuk olmuştu.

Bugün Van Gogh Huis adıyla bilinen bu iki katlı şirin bina 1870 yılında yapılmış. Hendrik Scholte 1876 yılında burayı satın aldığında hemen önünde trekschuit denilen ve nehrin/ kanalın kıyısından doğru insan ya da at gücü ile çekilen ve insan/eşya taşımacılığı için kullanılan teknelerin yanaşabilmesi için bir yer yaptırmıştı. Van Gogh da, 1883 yılının Ekim ayı başında işte böyle bir tekne ile yaklaşık otuz kilometre uzaktaki Hoogeveen’den Nieuw-Amsterdam’a gelip, alt katında ufak bir dinlenme alanı olan bu pansiyonun balkonlu üst katına yerleşti. Burada birkaç gün geçirdikten sonra burada kalmaya karar verdi. Çok sevgili kardeşi Theo’ya şöyle yazacaktı: “Burada huzur var. Yurdumu bulduğuma inanıyorum.”

Den Haag’tan (Lahey) uzun bir tren yolculuğu sonrası vardığı Hoogeveen ve Nieuw-Amsterdam fundalıklarında yaptığı yürüyüşleri çok seviyordu. Bölge hem evlerin ısınması hem de Amsterdam’daki tuğla üretimhaneleri için yakıt olarak kullanılan turba kömürü açısından çok zengindi. Kadın, erkek, çocuk, herkes turba kömürünün çıkartılması ve taşınmasında çalışıyordu. Çalışan insan, emekçiler Van Gogh’un betimlemeyi en sevdiği konulardı. Manzaranın kendisi, fundalık alanda dolaşan koyunlar, başlarındaki çobanlar, her yere dağılmış arı kovanları ve arıcılıkla uğraşanlar onu mutlu ediyordu. Bu manzaraları Jan van Goyen ve Charles-François Daubigny’ninkilere benzetiyordu. Ancak havalar iyice soğuyup da hastalanınca, Vincent orada kalmanın artık çok da iyi bir fikir olmadığına karar verdi; hem dışarılara çıkıp resim de yapamıyordu artık. Böylece yakın zamanda Hollanda’nın güneyindeki Nuenen’a taşınan ailesinin yanına dönmeye karar verdi.

Hendrik Scholte’nın pansiyonu günümüzde artık bir müze işlevi görüyor; Van Gogh’un bu fundalık bölgede geçirdiği birkaç ayın, burada yaptığı resimlerin, çizimlerin, görüştüğü insanların hikâyesi anlatılıyor. Kaldığı oda, yatağı, sobası, bavulu ve çalışma masasıyla sergileniyor. Müzenin gönüllü çalışanları büyük bir mutluluk ve şevkle bu ünlü Hollandalı ressamın, minik kasabalarını ‘onurlandırdığı’ dönemi yaşatmaya çalışıyorlar. Pansiyona gerçekleştirdiğimiz kısa ancak dolu ziyaretimiz bizi son derece mutlu etti. Özellikle de gönüllülerin büyük bir bilgi birikimi ve heyecanla sahip çıktıkları yerel tarihleri bizi yol boyu gülümsetti.

Van Gogh’a gelince… Onunla ile ilgili beni şaşıtan en önemli şeylerden birisi sanırım onun 19. yüzyılın sonlarında, henüz ulaşım o kadar kolay değilken Hollanda’nın birçok yeri dâhil, Avrupa’yı kat etmesi olmuştur. Bence, her zaman öğrenmeye açık, ‘gerçek’ insanların dünyasını daha da yakından incelemek, doğayı en saf haliyle ciğerlerine doldurmak isteyen bu ‘insan’ yanı onu büyüleyici kılıyor. Van Gogh’un ayak izlerini takip etmek, sanatına dalıp bambaşka dünyalara açılmak kadar heyecan verici.

p.s. Yazının sonunda paylaştığım birkaç Van Gogh çalışması, onun Drenthe döneminde yaptığı çalışmalardan. Köprülü olan, onun Nieuw-Amsterdam’da kaldığı pansiyonun penceresinden baktığında gördüğü manzaranın betimidir. Bugün de hâlâ bu noktada bir köprü bulunuyor.

 

No Comments »

Dünyayı Sırtında Taşıyan

Son zamanlarda Hollanda’nın güneyindeki küçük bir ortaçağ kenti olan ‘s-Hertogenbosch’da heyecanlı günler yaşanıyor. O kentte yaşamış ve çalışmış olan, dünyanın belki de en çok bilinen, sevilen ve önemsenen ressamlarından biri tam 500 yıl önce yine bu şehirde hayata veda etmişti; Jheronimus Bosch (ya da bilinen diğer isimleriyle Jeroen Bosch, Jerome Bosch, Hieronymus Bosch). Çoğumuzun tümüne değilse bile, bir kısım resmine ya da resimlerindeki detaylarına âşına olduğumuz bu ressam tam yarım milenyum sonra nefes alıp verdiği, büyük tutkuyla ürettiği topraklara, artık dünyanın birçok köşesine (Madrid, Paris, Venedik, Rotterdam, Washington) dağılmış çalışmalarıyla geri döndü. Tam altı yıl önce, onun tüm yapıtlarını incelemek, araştırmak ve restorasyonunu gerçekleştirmek için uluslararası uzmanların oluşturduğu Bosch Research and Conservation Project (BRCP) bu sergi nedeniyle de çalışmalarının sonucunu yayınladı. Ve nihayet  bu küçük kentteki, daha önce adı da fazla duyulmamış Noordbrabants Müzesi’nde büyük Visioenen van een Genie (Bir Dâhinin İmgelemi) başlıklı sergi 13 Şubat’ta kapılarını sanat severlere açtı. Sergide Bosch’un yaptığı kesinleşen 20 resmi ve 19 çiziminin yanı sıra Bosch’un atölyesinde yapılmış olan ve Bosch’un takipçilerinin elinden çıkan çalışmalarla birlikte, döneme ait kitaplar ve nesneler de sergileniyor. Sergi öylesine büyük ilgi görüyor ki, müzeyi rezervasyon yaptırmadan gezmek mümkün değil. Böylesi küçük bir müze için bu sayıda ziyaretçi çekmek tabii ki büyük bir başarı.

Ben de sergiyi izleme şansına sahip olmuş insanlardan biri olarak Mart ayı başında, rezervasyonuma yetişebilmek üzere oldukça erken bir saatte sıcak yatağımdan kalkıp, Hollanda’nın içe işleyen soğuk bir sabahında yola koyuldum. Madrid’e gitmeden, kısa bir süre içerisinde (önce Rotterdan Boijmans van Beuningen Müzesi’ndeki Bosch’tan Bruegel’e sergisinde sonra da Bir Dâhinin İmgelemi sergisinde) Bosch’un Haywain triptiğini iki kez inceleme mutluluğu yaşadım. Baş döndürücü güzellikteki bu serginin, bence onu daha da güzel yapan Bosch çizimleriyle uzun bir zaman geçirdim. Bir sergiyi gezdikten sonra her zaman yaptığım gibi müzenin dükkânına düşürdüm yolumu. Serginin kataloğuyla birlikte hemen onun yanında duran başka bir kitaba daha takıldı gözüm.

Kitap, Hollanda’nın önde gelen yazarlarından (şair, gazeteci ve seyahat yazarıdır da)  biri olan ve Türkiye’de de Ritüeller, Gezginin Oteli, İşte Şu Hikâye gibi kitaplarıyla tanınan Cees Nooteboom’un (1933) bu sergi için kaleme aldığı Een duister voorgevoel: Reizen naar Jheronimus Bosch (Karanlık Bir Önsezi: Jheronimus Bosch’a Yolculuk) adlı kitabıydı. Bosch, Bosch’un çalışmaları, Bosch’un yapıtlarını görmek üzere gittiği müzelerle ilgili öznel görüşlerini, hislerini akıcı bir dille yazdığı kitabını şöyle bir karıştırdım ayaküstü. Kitabın sonunda gördüğüm bir fotoğraf beni altüst etti. Hiç düşünmeden katalogla birlikte kasaya yürüdüm ve iki kitabımla birlikte kent merkezindeki kütüphanenin küçük kafesine oturdum ve okumaya başladım.

Kitabın sonunda Postscriptum 4 başlığıyla yazdığı yazıyı serbest bir çeviri ile biraz aktarmaya çalışayım:

(Eylül 2015) Uzak bir adada bir kitap üzerinde çalışırken, gerçek hayat seni yakalıyor. Aynı gün içinde iki kez bir adamın bir çocuğu taşıdığını görüyorsun. İlki El País gazetesinin ilk sayfasında, ikincisi ise 15. yüzyıla tarihlenen bir resimde. İlk resimde bir adam deniz kenarında, hafif öne eğilmiş bir biçimde, askeri üniformasi ve ağır botları ile kollarının arasında bir çocuk taşıyor. Çocuğun sadece bacaklarını ve küçücük ayaklarını görebiliyorsun. Çocuk daha o kadar küçük ki, ayakkabılarını o günün sabahında biri giydirmiş olmalı. Çocuğun artık yaşamadığını hemen anlıyorsun, bunu adamın yüzünde görebiliyorsun. Adam üzgün, kendisi için değil, çocuktan ötürü, dünyanın mahvolmasından ötürü. Bir gün önce Jheronimus Bosch ile ilgili bir parça yazmıştım, ressamla ilgili bir kitap, çalışma masamın üzerinde açık duruyordu. Kitapta da, Rotterdam’daki  bir müzede bulunan ünlü bir resim, bir ay sonra Boijmans van Beuningen Müzesi’nin restorasyon bölümünde yeniden göreceğim bir resim; Çocuk İsa ile Aziz Christopher.

Hikâyeyi biliyoruz. Putperest bir dev, Reprobus, nehrin kenarında bir çocuk görür ve onun karşıya geçmek istediğini anlar. Onu omuzalarına alır ve suya girer. Nehrin içindeyken çocuk gittikçe ağırlaşmaya başlar. Onu artık neredeyse taşıyamayacak gibi olur. Karşıya vardıklarında devin tüm gücü tükenmiştir. O çocuk İsa’dır. O andan itibaren devin adı Christophorus ya da Christoffel olmuştur [Christophorus, İsa’yı taşıyan anlamında Yunanca bir isimdir. -kendi notum] ve tüm yolcuların koruyucu azizidir. Resimdeki azizin duruşu, Türk kıyılarındaki askerle aynıdır. Hafifçe öne eğilmiş, çocuğu dikkatlice daha güvenli olması gereken kıyıya taşımaktadır. Resimde azizin yüzü sağa dönüktür, tıpkı gazetedeki adamın yüzünün, bize doğru, dönük olduğu gibi. Sanki çocuk çok ağırmış gibi yürümekte, gerçekte de öyle, çünkü ölü beden ağırdır.

Çocuk Avrupa için fazlasıyla ağırdı, çünkü Avrupa diye birşey yok. Avrupa bu çocuğu taşıyamadı.

İşte böyle… Bu satırlar, tüm bir serginin önüne geçti benim için. Böylesine büyük bir duyarlılık ve samimiyet ile yazılmış bu satırlar bize yine şunu hatırlatıyor; Avrupa yok çünkü artık insanlık yok, maalesef. Son iki haftada üst üste yaşadıklarımız (ve tabii daha öncesi de), kayıplarımız, kaybettiğimiz  ümit, insanların duyarsızlığı bunun en büyük kanıtı değil mi?

♥Resim: Jheronimus Bosch, Aziz Christopher, 1490-1505, Boijmans van Beuningen Müzesi, Rotterdam

♥Cees Nooteboom, Een duister voorgevoel: Reizen naar Jheronimus Bosch, De Bezige Bij Yayınevi, 2016

♥Jheronimus Bosch sergisi 8 Mayıs 2016 tarihine kadar, ‘s-Hertogenbosch Het Noordbrabants Müzesi’nde gezilebilir.

No Comments »

Mayflower’dan önceki son durak

IMG_7175Hollanda gibi küçük bir ülkede bu kadar fazla müzenin bulunuyor oluşu beni her zaman etkilemiştir. Yıllar yılı benim yaptığım ise, genellikle, asıl ilgi alanım olan 16. ve 17. yüzyıla ait resimlerin sergilendiği müzelere gitmek olmuştu. Buralara yerleştikten sonra ise bir tanıdığımla beraber, ayda bir ya da iki sefer değişik müzelere gitmeye çalışıyoruz. Müze kartımız olduğundan, her ay mailimize gelen müze haberlerini, gazetede çıkan ilginç sergi haberlerini ya da bir tanıdıktan duyduğumuz övgü dolu sözleri kendimize rehber yapıp, gezilip keşfedilecek yeni müzeyi belirliyoruz.

“Ne yapsak, nereye gitsek?” derken Leiden kentindeki American Pilgrim Museum fikri ile çıkageldi Anke. “Yıllarca orada yaşadım ama nasıl oldu da hiç duymamışım!” dedi sonra da. Ben de defalarca gittim bu güzel kente; Lucas van Leyden’ın görkemli ‘Son Yargı’ triptiğinin sergilendiği ve Leiden resminin öncülerinden Gerrit Dou ve takipçileri ile daha birçok sanatçının önemli yapıtına ev sahipliği yapan Lakenhal Müzesi‘ne ve yine yüksek lisans tezimi yazarken anatomi tiyatroları ve bilimle ilgili araştırmalarım için Boerhaave Müzesi‘ne ve güneşli bir günde, öylesine, bu güzel kentin sokaklarında kaybolmak üzere. Hollanda’nın ilk üniversitesinin kurulduğu (1575) bu kent, kanalları, antika pazarları, güzeller güzeli belediye binası ve üniversiteye ait botanik bahçesiyle Hollanda’nın en görülesi yerlerinden. Ama, hayır bu müzeyi daha önce duymamıştım ve kente bu müze sebebiyle giden birileriyle tanışmamıştım.

“Acaba neresiydi, şurası mı, bu sokaktan mı girilecek” diye düşünürken kendimizi Arnavut kaldırımlı eski bir sokakta yürürken bulduk. Sokağın sonundaki devasa Gotik kiliseye varınca sağımıza solumuza bir daha göz gezdirdik ve bir ortaçağ kapısının üzerine iliştirilmiş yazıyı gördük. Nasıl da saklamış kendisini bizden, nasıl da saklıyor sanki kendini herkesten. Daha yazılanları okumaya çalışırken kapı gıcırtı ile açıldı. Orta yaşlı bir adam “doğru yerdesiniz” dedi. Yavaşça daldık içeriye. Rutubetli, eskiye dair bir kokunun ele geçirdiği bu karanlık iç mekânda, bilgisayarının başında oturmuş çalışıyordu belli ki. İçerisi, erken bir saat olmasına rağmen gün ışığından pek nasibini almamış olduğundan, çok sayıda mum ile aydınlatılmıştı. Gördüğümüz bir müzeden çok, eski bir evdi; hem de çok çok eski. 1370 tarihini verdi bizi içeriye davet eden beyefendi. 14. yüzyılın sonundan beri ayakta kalmayı başaran bu Leiden’ın en eski evini mekân yapmıştı çalışmaları için Jeremy Bangs ve şimdi tam yanımızda durmuş bu önemli yapıyı anlatıyordu işte.

Hikâye kısaca şöyle: kendi ülkeleri İngiltere’deki dinî baskıdan kaçıp, 17. yüzyılda daha hoşgörülü olan Hollanda’ya gelen Kalvenistler, hem bir üniversitenin bulunduğu, hem de tekstil ve bira endüstrisinin geliştiği Leiden kentine mülteci olarak yerleşirler. Burada çocuklarını büyütmeye, üniversitede ders vermeye, gelişkin tekstil endüstrisinde çalışmaya, sebze-meyve yetiştirmeye, pazarda mallarını satmaya, ibadetlerini sürdürmeye başlarlar. Ancak bir yandan da fazla Hollandalı’laşmadan, kendi kimliklerini kaybetmeden ‘Yeni Dünya’da yepyeni bir başlangıca imza atmak isterler ve Pilgrim‘ler 1620 yılında Leiden’daki evlerinden çıkıp, Deftshaven’da demirlemiş olan İngiliz ticaret gemisi Mayflower‘a binerek bu hiç tanımadıkları yeni topraklara doğru yola koyulurlar. Korkunç deniz koşullarında yaklaşık 65 gün süren yolculukları sonucunda Plymouth, Massachusetts’e yerleşerek oradaki ilk yerleşimlerden birinin oluşmasını sağlarlar. Amerika’yı bugünkü Amerika yapan en önemli adımlardan birisidir bu.

Bu evde Amerika’ya gitmeden önce pilgrimlerin yaşayıp yaşamadığı bilinmese de (ancak bu eve bakıp ne gibi koşullarda yaşadıklarını hayal etmek zor değil), Bangs hem kendi araştırmaları ve doktora çalışmalarından ortaya koyduğu kitaplar ve belgeleri, hem de çeşitli arşiv çalışmalarından elde ettiği belgeleri ziyaretçileriyle paylaşıyor. Pilgrim‘lerin Leiden’da geçirdikleri yıllara dair bulabildiklerini paylaşıyor. Paylaşırken de tutkuyla anlatıyor, sorulara ayrıntılarla yanıt veriyor. Evin içinde sergilenen eşyalar, mutfak gereçleri, şamdanlar, müze giriş ücreti olan 5 Euro’yu koyduğu ve müze kasası olarak kullandığı kilise yardım kutusu, bebek beşiği, battaniyeler, deri ciltle kaplanmış tarihî kitaplar, duvardaki yağlıboya tablolar, zarif bir biçimde işlenmiş ahşap dolaplar, dinî bayramlarda geçit törenlerinde kullanılan İsa’nın çarmıha geriliş öyküsünün betimlendiği bayraklar, kadehler, sürahiler herşey 12.- 18. yüzyıla tarihlenmiş. (Bu eşyalar, Amerika’ya gittiklerinde yazdıkları kitaplarda ve belgelerde çizimler halinde karşımıza çıkıyor.) O kadar evin parçası olmuş ki tüm bu eşyalar, o kadar o ortaçağ evini gerçek kılıyorlar ki neredeyse Amerika’ya ilk göçen Pilgrim‘ler gölgede kalıyorlar. Ufacık, belki de 50 metre karelik, bir müzede geçireceğimiz bir yarım saati düşünürken, Pilgrim Fathers tarihinden, teolojiye ve sanat tarihinden mobilya tarihine kadar birçok alanda kitap ve makalelere imza atmış sanat tarihçisi Bay Bangs bizim, bilgi ve büyüleyici öykülerle (örneğin Amerika’daki Şükran Günü kutlamalarının Leiden’dan göçen Pilgrim‘lerle başladığını, bunun da Leiden’ın 1574 yılında İspanyol kuşatmasından kurtuluşunu kutlamak için düzenlenen etkinliklerle, Pilgrim‘lerin 1620’de Amerika’ya vardıktan sonra elde ettikleri ilk sağlam hasadı kutlamalarının bir sonucu olduğu gibi öykülerdi bunlar) dolu  neredeyse 2 saat geçirmemize ve hayranlıkla etrafa bakınmamıza neden oldu.

Evet, belki Hollanda’ya geldiğinizde ilk görmek isteyeceğiniz müzeler arasında bulunmayabilir burası ve hatta belki Leiden’ı ziyaret etmek dahi aklınıza gelmeyebilir, ancak ben bu yeni keşfettiğim küçük cevhere ve onu tutkuyla yaşatmaya çalışan sahibine hayran kaldım ve sizinle paylaşmak istedim. Sevgi ve tutkuyla ortaya konan herşey gibi, bu müze de sessiz ama kendinden emin bir şekilde kendisini ortaya koymuş.

American Pilgrim Museum

Beschuitsteeg 9, Leiden

(+31)71 5122413

Perşembe, cuma ve cumartesi  13-17 saatleri arasında açık.

No Comments »

Bruegel’ın Cadıları

Cadı deyince aklınıza ne geliyor? Bir burun hareketiyle istediğini gerçekleştiren Amerikalı sevimli sarışın ‘Tatlı Cadı Samantha’yı izlediğimiz o mutlu günler mi; vergi dairesinde, bankada ya da öğrenci işlerinde her işimizi zora sokan o sinir teyze mi; yoksa pamuk prensese o parlak kırmızı elmayı uzatan, çirkin, koca burunlu, sevimsiz yaşlı kadın mı?

Çocukluğumuzdan itibaren cadı kelimesi ve imgesi masallar, öyküler ve (çizgi) filmler aracılığyla hayatımıza dâhil oluyor. Ufak farklılıklarla da olsa bir “cadı” kalıp yargısı var. Bunu da 16. yüzyıl Flaman topraklarının büyük ustası Pieter Bruegel’ın (1526/30-1569)  cadı avlarının yoğun olarak yaşanmakta olduğu 1565 yılında yaptığı iki tane baskısına borçluyuz. Evet, tam da öyle; rüzgârda uçuşan saçlarıyla süpürgesinin üstünde bacadan dışarı uçan, büyük bir kazanın başında sihirli iksirini karıştıran, kara kedilerle dost (cadılar zaman zaman bu hayvanın bedenine girerek fark edilmeden hareket edebiliyorlardı- kara kedi görmenin uğursuzluk sayılması da bundandır) bu imgeyi ortaya koyan Bruegel olmuştur. İşte bu iki baskıdan yola çıkarak Utrecht kentindeki Catharijneconvent Müzesi, Albrecht Dürer’den Hans Baldung Grien’e, Jacques de Gheyn II’den Crispijn de Passe’ya, David Teniers II’den Bartholomeus Spranger’a uzanan, Bruegel’ın Cadıları başlıklı kapsamlı bir sergi düzenlendi. Ben de tabii ki görmeden edemedim!

15. yüzyılda tüm Avrupa’yı cadılar ve büyücülerle ilgili korku sardığı sıralarda onlarla ilgili ilk betimlemeler de yapılmaya başlanmıştır.  Bunun sebebi, yaşanmakta olan olağanüstü kötü hava koşulları (1560-1630 yılları o kadar soğuk geçmişti ki bu döneme Küçük Buzul Çağı adı verilmişti), bunun ekinlere verdiği zarar, 1517’de Martin Luther’in 95 maddeden oluşan tezini Wittenberg kilisesinin kapısına asarak başlattığı Reform hareketleriyle başlayan dinî çatışmalar, yaşanmakta olan savaşlar ve tüm bunların getirdiği huzursuzluklardı. Yaşanan tüm olumsuzluklar için aranan günah keçisi bulunmuştu -hâlâ da böyle değil mi?-! Ortaçağ’da şeytana yüklenen olumsuz anlamlara bir de cadı ve şeytanın kilise ile toplumu yıkmak üzere birleşecek olmaları fikri eklenince, bu etki kat be kat artmıştır. Şeytan ve cadı konusunda bir çözüm bulmaya çalışan yetkililer ve alimler, onların uğursuz sihirlerinden (malefica) ve gece yarısı buluşmalarından (sabbath) bahsediyordu. Sergideki birçok belge ve imgede bu buluşmaların nasıl betimlendiği görülebiliyor. Cadılarla ilgili bugüne gelebilmiş en eski betimleme 1451 yılında Martin Le Franc’ın yazdığı Le champion des dames‘da bulunuyor. Bu yapıtla birlikte Dominiken rahip ve engizisyon mahkemesi üyesi Heinrich Kramer’in 1485-86 yıllarında kaleme aldığı ve tarihteki en acımasız cadı avlarını başlatan ünlü yapıtı Malleus Maleficarum (Cadıların Çekici) serginin en önemli parçalarından birisi. Kramer’in yapıtı cadılığın çeşitlerini, cadıların nasıl tanınacağını, onların nasıl yargılanmaları ve cezalandırılmaları gerektiğini anlatan bir el kitabı niteliği taşıyordu. Bu yapıtı önemli yapan özelliklerden biri de daha önce hem kadınların hem de erkeklerin suçlandığı “cadılık eylemlerinin”, o tarihten sonra daha ziyade kadınlara has olduğu yönündeki fikrin yerleşmesinde etkili oluşudur. Bir noktadan sonra artık ‘cadı’ tanımı artık bir kesinliğe kavuştuğunda da (zararlı büyü yapan, şeytanla iş birliği yapan, bir tarikate üye olan, şeytanla cinsel ilişkide bulunan, sabbath toplantılarına uçarak giden) İtalya, güney Fransa, İsviçre Almanya, Hollanda, Flaman toprakları, İskandinav ülkelerinin yanısıra İngiltere ve Atlantik okyanusunun diğer ucundaki Amerika’da (en ünlüsü de 17. yüzyıldaki Salem Cadı Mahkemeleri) mahkemeler, suçlamalar, işkenceler ve idamlar ard arda gelmeye başladı.

Cadılar genellikle yakılarak cezalandırılıyorlardı. Bazen önce boğuluyorlar, bazen ise canlı canlı ateşin ortasına bırakılıyorlardı. Halka açık gerçekleştirilen bu idamlar birer uyarı niteliği taşıyordu. Cadıların yakıldıklarında ruhlarının bir daha dönüp, yaşayanları rahatsız etmeyeceklerine inanılıyordu. Sergide, cadıların insanlara yaşattıkları ‘kötülükler’i örnekleyen birçok yapıt bulunuyor. Roeland Savery’nin Ahırdaki Cadılar (1615) yapıtında, dört cadının süt çalmak ve çiftlikteki insanlarla hayvanlara hastalık getirmek üzere bekleştiklerini görüyoruz mesela. Ancak sergide resimler, gravürler ve kitapların yanı sıra cadılardan sakınmak için kullanılabilecek çeşitli muskalar, tılsımlar ve büyü bozmaya yaran nesneler; cadıların aslında sadece sihirbazlık yaptıklarını ve bunun da anlamanın çok zor olmadığının belirtildiği kitaplar, kara büyü yapmaya yarayacak türden nesneler (kafatası, kılıçlar); fahişelik veya cadılıkla suçlanan kadınların içine kapatılıp bir çöp toplama arabası üstünde tüm şehre rezil edildiği ahşap bir utanç cübbesi; kazanlar, doldurulmuş bir kara kedi, süpürge gibi cadıları betimleyen ve onların kullandığı düşünülen nesneler de bulunuyor.

Kendi çağında da önemli, tanınan bir sanatçı olan Pieter Bruegel’in açtığı bu yolda Hollanda ve Flaman topraklarında birçok sanatçı onun yarattığı bu imgelemden faydalanmışlar ve hayal güçlerini harekete geçirmişlerdir. Bunu da sergideki birçok resim ele veriyor. Bu renkli betimlerin hepsi de korkunç değil elbet. Bir kısmı da ayrıntılarıyla yüzünüzde kocaman bir gülümsemeye neden oluyor.

21. yüzyıla geldiğimizde aslında durumun çok da değişmediğini, (sosyal) medyadan ve etrafımızda olup bitenlerden açık bir şekilde takip ediyoruz. Artık bilgisayar, telefon ya da televizyon ekranlarına ‘anında düşen’ görüntüler 15. ve 16. yüzyılların cadı avlarını pek de aratan cinsten değil. Biliyoruz ki bir taraf kendini haklı göstermek, aklamak, üste çıkmak üzere diğerini günah keçisi haline getiriyor. Kadınlar maalesef hâlâ en mağdur olan ‘öteki’lerden, tıpkı Bruegel’in cadıları gibi.

Bruegel’in Cadıları (De Heksen van Bruegel/ Bruegel’s Witches) sergisi 31 Ocak 2016 tarihine kadar Utrecht Catharijneconvent (Hollanda), 25 Şubat- 26 Haziran 2016 tarihleri arasında da Brugge Sint-Janshospitaal’da (Belçika) görülebilir. Ufak bir tanıtım videosu da şurada! Sergiye bir de Renilde Vervoort’un doktora tezinden yola çıkarak yazdığı “Bruegel’s Witches: Witchcraft Images in the Low Countries between 1450-1700” adlı bir kitap eşlik ediyor. Vervoort’un doktora tezine ise buradan ulaşabilirsiniz.

No Comments »