Tülay’ın Atkısı

Dünya Kitaplığı

Nasıl geçiyor zaman hiç anlamıyorum. Daha dün Mart değil miydi? Bir koşturma içerisinde ne oluyor, nasıl ve ne zaman oluyor diye düşünemeden daha hoooop yeni bir ay kapıda karşılıyor bizi. Gerçi bahar ve yaz aylarının gelişi eminim benim gibi birçoğunuzu daha mutlu ediyordur. Seviyorum, çiçekleri, bir telaş içinde uçuşan kuşları, yavrularını peşlerine takan ördeklerin gururlu yüzüşlerini, kanallarda kendilerini göstermeye başlayan nilüfer yapraklarını…

Ancak geçmiş yine iki ay, buraya bir satır birşey yazmadan, size bir selam göndermeden. Çok şeyler yaptım esasında bu sürede ama bir yandan da elde var az (gibi geliyor bana). Son zamanlarda yaptığım en kayda değer şeylerden biri kitaplarla ilgili, neyse ki! Amsterdam’da merkez tren istasyonunun hemen yakınlarında bulunan ve hergün yüzlerce Amsterdamlı’nın kitap okuma, müzik dinleme, sakince çalışma, film izleme, sosyalleşme ihtiyacını karşılayan OBA (Amsterdam Halk Kütüphanesi) bununla da yetinmeyip sergiler düzenliyor zaman zaman. Şu anda Volksvlijt 2056 (Volsvlijt= Sanayi) adını taşıyan ve kütüphanenin giriş katının bir kısmını ve birinci katı olduğu gibi kaplayan yeni sergi (12 Nisan-31 Temmuz 2016), metropol Amsterdam’ın gelecekteki halini 12 sanatçının gözüden ortaya koyuyor. “Senin Amsterdam’ın 2056’da nasıl görünecek?” sorusunun cevabını arıyorlar. Sanayi Derneği’nin kurucusu Samuel Sarphati’nin (1813-1866) “Her iş hayal etmekle başlar. Hayal etmeden ne bir plan yapılabilir, ne de ekonomi var olur.” sözlerini kılavuz seçmişler kendilerine. Sergi ile birlikte giriş katında küçük bir stand ve birkaç masadan oluşan bir bölüm daha bulunuyor.

Standın başında ise kendisini 13. enstalasyon olarak betimleyen Rosa duruyor. Onun enstalasyonunun adı Dünya Kitaplığı. Ben Dünya Kitaplığı’yla ilgili haberi OBA’nın Facebook’taki sayfasında gördüm ilk olarak. Okumaya başlayınca çok heyecanlandım ve Dünya Kitaplığı’na bir katkım olsun istedim. En son yaptığım kısa Türkiye ziyaretimde ilk gördüğüm kitapçıya dalıp kendimi çocuk kitaplarının arasına attım. Küçük çocuk kitapları seçkisinden benim en çok hoşuma giden 3 çocuk kitabını seçtim ve onlarla OBA’ya geldim. Elimde kitaplarla Rosa’nın durduğu standa geldiğimde kitapları çantamdan çıkarttım. “Bu kitapları kütüphaneye getirmek üzere mi satın aldın?” diye sordu şaşkınlıkla. Ben ise böyle bir kampanyanın beni ne kadar mutlu ettiğini anlattım. Kitapları güzelce defterine not etti. Benden onlara dair birşeyler anlatmamı istedi (anlattıklarımı da defterine not etti) ve içlerine güzelce güvenlik şeritlerini yapıştırdı. Benden önce de bir kişi Türkçe bir kitap bırakmış; Nasreddin Hoca’dan Hikâyeler.

Kampanya ile ilgili konuşurken, Amsterdam’da 180’den fazla milletten insan yaşadığını ancak kütüphanede 60 dilde kitap bulunduğunu söyledi. Bu sayıyı arttırmakmış hayali. Arkasında asılı duran panolarda dünyanın hangi ülkelerinden, bir de Amsterdam’ın hangi bölgelerinden kütüphaneye çocuk kitabı geldiğini işaretliyor Rosa. Benimle birlikte Amsterdam dışından bir kişi daha varmış. Bu güzel kampanyayla ilgili gelişmeleri de wereldbibliotheek.tumblr.com ‘da paylaşıyor. Yaptığı işten çok mutlu olduğu da her halinden belli oluyor. Güzel sohbetimize katılan genç bir adam da bu kampanyadan etkilendiğini belirtip, Kolombiyalı kız arkadaşından çocuk kitabı getirmesini isteyeceğini söyedi bize. Bu zincirleme bir mutluluk projesi aslında…

Etrafımızda sessizce ne kadar güzel etkinlikler gerçekleşiyor. Ben de her zaman bu kadar dikkatli olamayabiliyorum bunları fark etmek konusunda ama kendime söz verdim; Daha fazla güzelliklere vesile olmalı, katkıda bulunmalıyım, bulunmalıyız. Hepinize sevgi ve kitap dolu günler diliyorum.

No Comments »

Kuzeyin büyük kenti: Groningen

Herşey aslında bir kitapla başladı. Hollanda dilinde yazılmış bir kitap aldığınızda Tommy Wieringa’nın Een Mooie Jonge Vrouw (Genç Güzel Bir Kadın) adlı kitabı Hollanda Kitap Haftası nedeniyle herkese hediye ediliyordu. Ancak doğuran kazan misali bu kitap içinden bir hediye daha çıkardı. Bir kişilik gidiş dönüş tren bileti. Sınırsız bu bileti sadece geçtiğimiz pazar günü kullanabilecekti okuyucu.

O okuyuculardan olduğumuzdan Hollanda’nın kuzeyindeki en büyük kent olan Groningen’e gitmeye karar verdik. Hollanda’da ulaşım oldukça pahalı bu yüzden benim gibi birçok kişi daha önce görmediği, kendine mümkün olduğunca uzak bir noktayı belirleyerek bu güzel hediyeyi değerlendirmeyi uygun buldu. Sabah saat 10 gibi yola çıktığımızda, bir pazar sabahı olmasına rağmen, trenler sıkış tepişti. Sonradan birçok yolcunun elinde söz konusu kitabı gördüğümüzde, aslında şaşırmamamız gerektiğini anladım. Yol oldukça uzun Hollanda şartlarında; İki saat sürecek bu yolculuk için yanımızda sandviçler ve okuyacak kitabımız vardı.

Şehir bizi, Isaac Gosschalk’ın 1896’da inşa ettiği Rönesans ve Gotik özellikler taşıyan Hollanda’nın en etkileyici tren istasyonlarından biriyle karşıladı. İstasyonda bulunan dükkanlar ve bekleme salonu dönemini çok iyi bir biçimde yansıtan Art Nouveau resimler, seramikler ve mimari detaylarla bezenmiş. Bir kente bu şekilde ayak basmak her zaman mümkün olmuyor. Genel olarak ruhsuz yapıların etrafımızı sardığı çağımızda artık neredeyse bir lüks haline geldi bu. (Tren istasyonlarına/ garlarına verilen önemi aslında Türkiye’de de biliyoruz. Bunlar genel olarak kentin en etkileyici yapılarından oluyorlar. Ne yazık ki koruyamıyoruz bu yapıları. Haydarpaşa örneğindeki gibi…) İstasyondan çıkıp bir de dışını görünce yüzümüzde daha da büyük bir gülümseme belirdi. Fotoğraflarımızı çekip kent merkezine doğru yürüyüşe geçtiğimizde ise ilk karşılaştığımız büyük yapı Groninger Museum oldu. Son derece renkli ve dinamik bir yapı olan müze binası başta Alessandro Mendini ve onun belirlediği 6 farklı mimar tarafından tasarlanmış. Günün sonuna doğru, Alman sanayici ve doktor Gustav Rau’un koleksiyonundan derlenen Fra Angelico’dan Monet’ye Doğal Güzellik sergisini görmek üzere müzeye girdiğimizde Alessandro Mendini’nin etkileyici spiral merdivenini görme imkanı da bulduk.

Groningen 198.000 nüfusu olan Hollanda’nın 6. büyük kenti. Üniversitesi sayesinde genç nüfusun da canlandırdığı bir yer. Kentte yaklaşık olarak 50.000 öğrencinin okuduğu düşünülüyor. Groningen, Hollanda Cumhuriyeti (1588-1795) kurulduğu tarihten itibaren Hollanda’nın bir parçası olmuş. Ortaçağ’da Kuzey Almanya’da ticari loncaların çıkarlarını gözeten Hansa Birliği’nin (Hanseatic League) ticari ağları Groningen’e kadar uzandığından, kent önemini uzun süre muhafaza etmiş.

Kısa yürüyüşümüzün ardından Vismarkt denilen meydana vardık. Meydan’da bizi Korenbeurs binası karşıladı. Bu yapı 1862 yılında kentin tahıl borsası olarak inşa edilmiş. Meydanı boydan boya geçtikten sonra ise Büyük Pazar Meydanı’na yani Grote Markt’a vardık. Meydanın bir köşesinde mimari açıdan Tahıl Borsası’yla büyük benzerlikler gösteren belediye binası, diğer tarafında ise kentin simgesi olan Martinikerk (Martini Kilisesi) var. Kilise çan kulesi’nin altında De Kostery adlı küçük, sevimli kafede bir kahve- tatlı molasından sonra yolumuza devam ettik. Kilisenin hemen arkasında, belki de kentin en sakin, yeşil ve huzurlu alanı olan Martinikerkhof’taki tarihi yapılar, yeşillikler arasından kendilerini gösteren çeşit çeşit kır çiçeğini görünce burada uzunca bir süre gezindik, fotoğraf çektik.

Sonra tekrar kentin sokaklarında kaybolduk. Her sokağın sonunda ilgimizi çeken yöne doğru yol aldık. Groningen Üniversitesi binalarının arasında Aletta H. Jacobs’un (1854-1929) büstü ilgimizi çekti. Hollanda’da üniversiteye (Groningen) giden ilk kadın olan Jacobs, tıp doktoru olarak eğitimini tamamlamış. Ülkenin önde gelen feministlerinden olan Jacobs adına Groningen Üniversitesi iki yılda bir, kendi alanlarında başarı sağlamış ve toplumda örnek oluşturan kadınlara bir ödül de veriyormuş.

Bu küçük keşiften sonra, ilgimizi çeken başka bir müzeye yöneldik. Nederlands Stripmuseum, Hollanda’da, Belçika’da ve Avrupa’nın geri kalan kısmında yayınlanmış olan çizgi romanları konu edinmiş olan renkli, eğlenceli bir yer. Özellikle küçük ziyaretçiler için oldukça neşeli etkinlikler de sunuyor. 1858’de Hollanda’da yayınlanan ilk çizgi roman olan Mijnheer Prikkebeen‘in hikayesi ile başlayan ziyaretimiz boyunca, Ten Ten, Donald Duck ve Asterix gibi dünyaca bilinen çizgi romanların yanısıra her Hollandalı’nın hayatının ayrılmaz birer parçası olan Suske en Wiske; Tom Poes; Franka; Jan, Jans en de Kinderen; Paulus de Boskabaouter ve Heer Bommel gibi kahramanların renkli dünyasına dalıp gitme imkanı da bulduk.

Artık gün akşama dönüp de iyice yorulduğumuzu düşündüğümüz bir anda, akşam yemeği için güzel bir yer ararken sokağın birinden yayılan canlı Rock’n’Roll esintileriyle kendimizi küçük ama samimi bir barda bulduk. Hollandalı bir grubun çaldığı ve kanımızı kaynatan harika parçalar eşliğinde dans edip şarkı söyledik. Öğrenci nüfusunun yoğun olduğu bir kentte dolaşmanın güzel taraflarından biri böylesi mekanlar. Ancak karnımızın çalan zilleri o güzel müziği bastırdığı noktada ise hemen yakındaki Boven Jan restoranına daldık. Etkileyici açık mutfak düzeni, renkli ama zarif dekorasyonu daha ilk anda bizi cezbetti. Yediğimiz lezzetli geleneksel Hollanda yemeklerini ve güzel sunumlarını da özellikle vurgulamak isterim. Olur da yolunuz Hollanda’nın kuzeyindeki bu kente düşerse içim rahat tavsiye edebilirim size. O güzel yemekle birlikte sona erdi günümüz. Daha iki saat sürecek geri dönüş yolculuğunda karnımız tok, yüzümüzde kocaman bir gülümseme çektiğimiz fotoğrafları inceledik birer birer.

Okuduğumuz kitaplar bize zihinsel seyahat imkanını hep verir. Bambaşka hayatlara, dünyalara dalabiliriz sayfaları bir bir çevirirken. Ancak bir kitap sayesinde ilk kez fiziksel olarak da seyahat ettim. Bu da bence ayrı bir mutluluk oldu.

No Comments »

Portre Kitaplar

Anne FrankGeçen gün, düzenli takip ettiğim bir blogda∗ çok hoşuma giden bir seri çalışma gördüm. Bu çalışmanın konusu Hollanda’nın önde gelen, hem orada hem de dünyada yaptıklarıyla sesini duyurabilmiş kişilerin otobiyografileri. Ancak bu otobiyografileri ilginç kılan, söz konusu kişilerin portrelerini hem içerdikleri kelimelerle hem de kitabın fiziksel görünümüyle ortaya koymaları. Yani bunlar, duygusal derinlikleri de olan üç boyutlu portreler. Metinler de portrelerin biçimsel özelliklerine uygun olarak basılmış.
Bu çalışmayı gerçekleştirenler van wanten etcetera reklam ajansına bağlı Markus Ravenhorst ve Maarten Reynen. Kampanya, Hollanda Kitap Haftası için yapılmış. Burada gördüğünüz yapıtlar ise; 2. Dünya Savaşı sırasında saklandığı çatı arasında yazdığı günlükle savaşın korkunç yüzünü tüm dünyaya haykıran Anne Frank (1929-1945); sanatıyla birlikte trajik hayat öyküsü ile hafızalarımızda yer alan Vincent van Gogh (1853-1890); Humeyni rejiminden kaçıp Hollanda’ya sığınan, yazarlık, gazetecilik hayatına burada devam eden ve Hollanda’da yayınlanan en iyi ikinci roman seçilen The House of the Mosque’u (2005) kaleme alan Kader Abdolah (1954- ); ve başta Ajax, Barcelona, AZ ve Bayern München gibi takımları çalıştıran futbol menajeri Louis van Gaal (1951- ) portrelerini ortaya koyuyor.
Bu çalışmayı gerçekten son derece yaratıcı ve etkileyici bulduğumu söylemek isterim. Hem işin içinde kitaplar da var bir kere…

∗Burada bahsettiğim Polar Bear’s Tale adındaki blog maalesef artık yok.

2 Comments »

Pazarların En Güzeli

Yazdığım son birkaç pazar yazısını düşününce aslında pazarlarda gezinmeyi sevdiğimi çok daha iyi anlamış oldum. Her ülkenin, her semtin kendine has bir havası olduğu gibi pazarlar da birbirinden çok farklı hisler uyandırabiliyor. Bu pazarların her birinin ayrı bir karakteri var.Acıbadem pazarının renkli fakat pahalıca havası, Bakırköy’ün farklı seçenekler sunan ancak izdihamdan bunaltan pazarı ya da Urla’nın doğanın tüm canlı renklerini önünüze seren sebze pazarını gördükten sonra herkesin en sevdiği pazar kategorisine girebilecek olan bir pazar vardır herhalde. Kimimiz pazara sebzesi meyvesi, kimimiz ucuz tekstil ürünleri, kimimiz ise biraz vakit geçirip etrafı gözlemlemek için gider.
Birkaç hafta önce İstanbul Tepebaşı’ndaki sahaf festivalini düşününce beni en mutlu eden pazarların başında kitap pazarları geliyor diyebilirim. Kitap kokusunun etrafı sardığı, herkesin bir telaş ve bazen de umutla izini sürdüğü kitapların yüzlerce hatta binlercesinin biraraya getirildiği bir kitap pazarında olmak tüm kitap severler gibi beni de mutlu ediyor.
Kitap pazarlarının bolca bulunduğu ülkelerden biri olan Hollanda’da çeşitli vesilelerle kitap pazarları kuruluyor. Kraliçe’nin resmi doğumgününün kutlandığı 30 Nisan’da, şehirlerin kendilerine has festivalleri sırasında ya da yaz vakti herhangi bir kutlamaya gerek kalmadan kitap pazarları sokakları şenlendiriveriyor. Her yıl Avrupa’nın en büyük ikinci el kitap pazarı da yine Hollanda’da Deventer kentinde kuruluyor. ne yazık ki henüz gidip görme fırsatım olmadı ancak duyduklarımdan, okuduklarımdan buranın kaçırılmaması gereken bir pazar olduğunu biliyorum. Her yıl sadece bir gün için kurulan ve kaldırılan pazarda 6 kilometreye varan uzunluktaki yaklaşık 900 tezgah, Avrupa’nın her yerinden bu ” kitap dünyası”nı görmeye geliyor. Bir sonraki kitap pazarı ise 5 Ağustos 2012′de Deventer’daki yerini alacak.
Yirmibir yıldır aralıksız her cuma günü Amsterdam’ın kalbi Spui’de kurulan kitap pazarı sadece kitapları ile değil, zaman zaman sanatçıların yağlıboya, suluboya resimlerini, heykellerini ya da fotoğraflarını sattıkları cıvıl cıvıl bir pazar. En hareketli caddelerden biri olan Kalverstraat’ın ortalarına doğru yaklaştığınızda bu pazara yönelen bir kalabalık arasında bulursunuz kendinizi. Hollandaca kitapların, doğal olarak, ağırlıkta olduğu tezgahlarda koleksiyonculuk, mantar çeşitleriyle ilgili kitaplar, tarih, moda, sanat kitapları sarar her tarafınızı. İngilizce, Almanca ve Fransızca çocuk kitapları, müzik notaları ve daha nice güzel kitap insanın aklını başından alır. Pazar yerinin tam ortasında yer alan küçük boşlukta ise her hafta başka bir müzisyen en hareketli, en hüzünlü ya da en mutlu notalarını yayıyor etrafa. Pazarda tanıştığım bir sahaf tam yirmi yıldır her cuma günü orada tezgah açtığını ve ilginin hiç azalmadığını anlattı.
Böylesi kitap pazarlarının yaklaşık 8-9 yıl öncesine kadar Kadıköy’de postanenin arkasında da kurulduğunu anımsadım birden. Öğrencilik yıllarımın en güzel zamanlarında pazar günleri, hele de hava güneşli ise, Eminönü’nden Kadıköy’e kalkan vapura binme sebebimdi bu kitap pazarı. Tanıdık, tanımadık ne kadar sahaf varsa çeşit çeşit kitabını sererdi yollara. Ne yazık ki artık sadece 2. el okul ve sınav kitapları satan “sahafların” çoğunlukta olduğu Akmar ya da Aslıhan Pasajı gibi yerlerin dışında tek tük ayakta kalmaya çalışan sahafların rafları arasında baskısı çoktan tükenmiş kitapların izinde Avrupa’da fazlasıyla karşımıza çıkan kitap pazarlarının hayalini kurmak kalıyor bize.

No Comments »

Sahaf Kent

Geride uzun ve sıcak bir yaz bırakarak başladı Eylül. Birçok insan için Eylül yeni bir senenin başlangıcına işaret eder. En çok da öğretmenler ve öğrenciler için. Uzun yıllardır öğretmenlik ve de öğrencilik yapan biri olarak Ağustos elini Eylül’e uzattığında yeni bir senenin heyecanı sarar beni. Bu yıl yapmam lazım gelen işler, görmem gerekenler, okumam-yazmam gerekenler derken bir sonraki Eylül’e kadar bir program oluşur kafamda. Bir yandan ağır bir yükün altına girecek olmanın verdiği endişe bir yandan da yeninin heyecanı…
Böyle bir yaz sonunda daha istanbul’un karmakarışık hayatına yeniden uyum sağlamaya çalışırken, bunu kolaylaştıracak şeyler de çıkıyor insanın karşısına. Ayın 6′sında Tepebaşı’nda başlayan “5. Beyoğlu Sahaf Festivali” gibi (6-18 Eylül 2011). Bundan önceki 4 festival Taksim Gezi Parkı’nda yapılmıştı. Bu yıl ise Tepebaşı’nda TRT binasının yanında yer almış. Kişisel fikrim bunun iyi bir seçim olduğu.
İstanbul’un çeşitli semtlerinden ve başka şehirlerden toplam 72 tane sahaf ellerinde her ilgi alanına yönelik Türkçe, İngilizce va başka birçok dilde kitapla son derece düzenli organize edilmiş olan bu alanda meraklılarına ulaşabilmiş. Bugün elimde fotoğraf makinam ve alacağım kitapları yerleştireceğim çantamla oraya vardığımda, güneşli ve güzel günün de etkisiyle, uzun ve mutlu bir sahaf turu yaptım. Daha önce “Ne kitapsız…” başlıklı yazımda da bahsettiğim bazı sahaf dostlarımı görüp kısa sohbetler ettim, çaylarından yudumladım ve kitap dünyasında kayboldum. Burada, keyifli sohbetlerden ve ilginç, baskısı tükenmiş kitaplardan başka şeyler de karşınıza çıkıyor. Koleksiyonerlerin büyük bir dikkatle inceledikleri Osmanlıca eserler, plaklar, bavullardan taşan kitaplar arasında unutulmuş sayısız siyah-beyaz fotoğraf, gravürler, eski dergiler…
Standlar arasında dolaşmaktan, alınacak listesindekilere baktıkça kafası karışanlar için Tepebaşı’ndan Haliç’in doyumsuz manzarasına karşı bir fincan kahve yudumlama olanağı da var. Böylece çantalarınıza doldurduğunuz tüm ‘yeni’lere şöyle bir göz atabilir, henüz alınmamışlar için de değerlendirme fırsatınız olur.
Senede bir kez sadece Beyoğlu’nda gerçekleştirilen böylesi bir etkinliği kaçırmayın derim. Çünkü burası, eskiyle, kağıtla, yazıyla, duyguyla, düşünceyle, şiirle, tınılarla yaşayanlar için yaklaşık iki hafta süreyle mutluluk kaynağı olabilecek bir yer.
Eylül, her ne kadar bir senenin sondan dördüncü ayı gibi görünse de bir kentin yeniden canlandığı, uyandığı, hareketlendiği bir zaman. Okullar açılıyor, kitapçılar, giyim dükkanları hareketleniyor, sergiler, festivaller başlıyor. Bu Eylül, “İsimsiz” başlıklı 12. İstanbul Bienali‘nin de yer alacağı bir ay (17 Eylül- 13 Kasım 2011). Yıla hareketli bir başlangıç olacak belli ki.
Herkese başarılı, bereketli ve mutlu bir yıl diliyorum!

No Comments »