Tülay’ın Atkısı

Dünya Kitaplığı

Nasıl geçiyor zaman hiç anlamıyorum. Daha dün Mart değil miydi? Bir koşturma içerisinde ne oluyor, nasıl ve ne zaman oluyor diye düşünemeden daha hoooop yeni bir ay kapıda karşılıyor bizi. Gerçi bahar ve yaz aylarının gelişi eminim benim gibi birçoğunuzu daha mutlu ediyordur. Seviyorum, çiçekleri, bir telaş içinde uçuşan kuşları, yavrularını peşlerine takan ördeklerin gururlu yüzüşlerini, kanallarda kendilerini göstermeye başlayan nilüfer yapraklarını…

Ancak geçmiş yine iki ay, buraya bir satır birşey yazmadan, size bir selam göndermeden. Çok şeyler yaptım esasında bu sürede ama bir yandan da elde var az (gibi geliyor bana). Son zamanlarda yaptığım en kayda değer şeylerden biri kitaplarla ilgili, neyse ki! Amsterdam’da merkez tren istasyonunun hemen yakınlarında bulunan ve hergün yüzlerce Amsterdamlı’nın kitap okuma, müzik dinleme, sakince çalışma, film izleme, sosyalleşme ihtiyacını karşılayan OBA (Amsterdam Halk Kütüphanesi) bununla da yetinmeyip sergiler düzenliyor zaman zaman. Şu anda Volksvlijt 2056 (Volsvlijt= Sanayi) adını taşıyan ve kütüphanenin giriş katının bir kısmını ve birinci katı olduğu gibi kaplayan yeni sergi (12 Nisan-31 Temmuz 2016), metropol Amsterdam’ın gelecekteki halini 12 sanatçının gözüden ortaya koyuyor. “Senin Amsterdam’ın 2056’da nasıl görünecek?” sorusunun cevabını arıyorlar. Sanayi Derneği’nin kurucusu Samuel Sarphati’nin (1813-1866) “Her iş hayal etmekle başlar. Hayal etmeden ne bir plan yapılabilir, ne de ekonomi var olur.” sözlerini kılavuz seçmişler kendilerine. Sergi ile birlikte giriş katında küçük bir stand ve birkaç masadan oluşan bir bölüm daha bulunuyor.

Standın başında ise kendisini 13. enstalasyon olarak betimleyen Rosa duruyor. Onun enstalasyonunun adı Dünya Kitaplığı. Ben Dünya Kitaplığı’yla ilgili haberi OBA’nın Facebook’taki sayfasında gördüm ilk olarak. Okumaya başlayınca çok heyecanlandım ve Dünya Kitaplığı’na bir katkım olsun istedim. En son yaptığım kısa Türkiye ziyaretimde ilk gördüğüm kitapçıya dalıp kendimi çocuk kitaplarının arasına attım. Küçük çocuk kitapları seçkisinden benim en çok hoşuma giden 3 çocuk kitabını seçtim ve onlarla OBA’ya geldim. Elimde kitaplarla Rosa’nın durduğu standa geldiğimde kitapları çantamdan çıkarttım. “Bu kitapları kütüphaneye getirmek üzere mi satın aldın?” diye sordu şaşkınlıkla. Ben ise böyle bir kampanyanın beni ne kadar mutlu ettiğini anlattım. Kitapları güzelce defterine not etti. Benden onlara dair birşeyler anlatmamı istedi (anlattıklarımı da defterine not etti) ve içlerine güzelce güvenlik şeritlerini yapıştırdı. Benden önce de bir kişi Türkçe bir kitap bırakmış; Nasreddin Hoca’dan Hikâyeler.

Kampanya ile ilgili konuşurken, Amsterdam’da 180’den fazla milletten insan yaşadığını ancak kütüphanede 60 dilde kitap bulunduğunu söyledi. Bu sayıyı arttırmakmış hayali. Arkasında asılı duran panolarda dünyanın hangi ülkelerinden, bir de Amsterdam’ın hangi bölgelerinden kütüphaneye çocuk kitabı geldiğini işaretliyor Rosa. Benimle birlikte Amsterdam dışından bir kişi daha varmış. Bu güzel kampanyayla ilgili gelişmeleri de wereldbibliotheek.tumblr.com ‘da paylaşıyor. Yaptığı işten çok mutlu olduğu da her halinden belli oluyor. Güzel sohbetimize katılan genç bir adam da bu kampanyadan etkilendiğini belirtip, Kolombiyalı kız arkadaşından çocuk kitabı getirmesini isteyeceğini söyedi bize. Bu zincirleme bir mutluluk projesi aslında…

Etrafımızda sessizce ne kadar güzel etkinlikler gerçekleşiyor. Ben de her zaman bu kadar dikkatli olamayabiliyorum bunları fark etmek konusunda ama kendime söz verdim; Daha fazla güzelliklere vesile olmalı, katkıda bulunmalıyım, bulunmalıyız. Hepinize sevgi ve kitap dolu günler diliyorum.

No Comments »

Dünyayı Sırtında Taşıyan

Son zamanlarda Hollanda’nın güneyindeki küçük bir ortaçağ kenti olan ‘s-Hertogenbosch’da heyecanlı günler yaşanıyor. O kentte yaşamış ve çalışmış olan, dünyanın belki de en çok bilinen, sevilen ve önemsenen ressamlarından biri tam 500 yıl önce yine bu şehirde hayata veda etmişti; Jheronimus Bosch (ya da bilinen diğer isimleriyle Jeroen Bosch, Jerome Bosch, Hieronymus Bosch). Çoğumuzun tümüne değilse bile, bir kısım resmine ya da resimlerindeki detaylarına âşına olduğumuz bu ressam tam yarım milenyum sonra nefes alıp verdiği, büyük tutkuyla ürettiği topraklara, artık dünyanın birçok köşesine (Madrid, Paris, Venedik, Rotterdam, Washington) dağılmış çalışmalarıyla geri döndü. Tam altı yıl önce, onun tüm yapıtlarını incelemek, araştırmak ve restorasyonunu gerçekleştirmek için uluslararası uzmanların oluşturduğu Bosch Research and Conservation Project (BRCP) bu sergi nedeniyle de çalışmalarının sonucunu yayınladı. Ve nihayet  bu küçük kentteki, daha önce adı da fazla duyulmamış Noordbrabants Müzesi’nde büyük Visioenen van een Genie (Bir Dâhinin İmgelemi) başlıklı sergi 13 Şubat’ta kapılarını sanat severlere açtı. Sergide Bosch’un yaptığı kesinleşen 20 resmi ve 19 çiziminin yanı sıra Bosch’un atölyesinde yapılmış olan ve Bosch’un takipçilerinin elinden çıkan çalışmalarla birlikte, döneme ait kitaplar ve nesneler de sergileniyor. Sergi öylesine büyük ilgi görüyor ki, müzeyi rezervasyon yaptırmadan gezmek mümkün değil. Böylesi küçük bir müze için bu sayıda ziyaretçi çekmek tabii ki büyük bir başarı.

Ben de sergiyi izleme şansına sahip olmuş insanlardan biri olarak Mart ayı başında, rezervasyonuma yetişebilmek üzere oldukça erken bir saatte sıcak yatağımdan kalkıp, Hollanda’nın içe işleyen soğuk bir sabahında yola koyuldum. Madrid’e gitmeden, kısa bir süre içerisinde (önce Rotterdan Boijmans van Beuningen Müzesi’ndeki Bosch’tan Bruegel’e sergisinde sonra da Bir Dâhinin İmgelemi sergisinde) Bosch’un Haywain triptiğini iki kez inceleme mutluluğu yaşadım. Baş döndürücü güzellikteki bu serginin, bence onu daha da güzel yapan Bosch çizimleriyle uzun bir zaman geçirdim. Bir sergiyi gezdikten sonra her zaman yaptığım gibi müzenin dükkânına düşürdüm yolumu. Serginin kataloğuyla birlikte hemen onun yanında duran başka bir kitaba daha takıldı gözüm.

Kitap, Hollanda’nın önde gelen yazarlarından (şair, gazeteci ve seyahat yazarıdır da)  biri olan ve Türkiye’de de Ritüeller, Gezginin Oteli, İşte Şu Hikâye gibi kitaplarıyla tanınan Cees Nooteboom’un (1933) bu sergi için kaleme aldığı Een duister voorgevoel: Reizen naar Jheronimus Bosch (Karanlık Bir Önsezi: Jheronimus Bosch’a Yolculuk) adlı kitabıydı. Bosch, Bosch’un çalışmaları, Bosch’un yapıtlarını görmek üzere gittiği müzelerle ilgili öznel görüşlerini, hislerini akıcı bir dille yazdığı kitabını şöyle bir karıştırdım ayaküstü. Kitabın sonunda gördüğüm bir fotoğraf beni altüst etti. Hiç düşünmeden katalogla birlikte kasaya yürüdüm ve iki kitabımla birlikte kent merkezindeki kütüphanenin küçük kafesine oturdum ve okumaya başladım.

Kitabın sonunda Postscriptum 4 başlığıyla yazdığı yazıyı serbest bir çeviri ile biraz aktarmaya çalışayım:

(Eylül 2015) Uzak bir adada bir kitap üzerinde çalışırken, gerçek hayat seni yakalıyor. Aynı gün içinde iki kez bir adamın bir çocuğu taşıdığını görüyorsun. İlki El País gazetesinin ilk sayfasında, ikincisi ise 15. yüzyıla tarihlenen bir resimde. İlk resimde bir adam deniz kenarında, hafif öne eğilmiş bir biçimde, askeri üniformasi ve ağır botları ile kollarının arasında bir çocuk taşıyor. Çocuğun sadece bacaklarını ve küçücük ayaklarını görebiliyorsun. Çocuk daha o kadar küçük ki, ayakkabılarını o günün sabahında biri giydirmiş olmalı. Çocuğun artık yaşamadığını hemen anlıyorsun, bunu adamın yüzünde görebiliyorsun. Adam üzgün, kendisi için değil, çocuktan ötürü, dünyanın mahvolmasından ötürü. Bir gün önce Jheronimus Bosch ile ilgili bir parça yazmıştım, ressamla ilgili bir kitap, çalışma masamın üzerinde açık duruyordu. Kitapta da, Rotterdam’daki  bir müzede bulunan ünlü bir resim, bir ay sonra Boijmans van Beuningen Müzesi’nin restorasyon bölümünde yeniden göreceğim bir resim; Çocuk İsa ile Aziz Christopher.

Hikâyeyi biliyoruz. Putperest bir dev, Reprobus, nehrin kenarında bir çocuk görür ve onun karşıya geçmek istediğini anlar. Onu omuzalarına alır ve suya girer. Nehrin içindeyken çocuk gittikçe ağırlaşmaya başlar. Onu artık neredeyse taşıyamayacak gibi olur. Karşıya vardıklarında devin tüm gücü tükenmiştir. O çocuk İsa’dır. O andan itibaren devin adı Christophorus ya da Christoffel olmuştur [Christophorus, İsa’yı taşıyan anlamında Yunanca bir isimdir. -kendi notum] ve tüm yolcuların koruyucu azizidir. Resimdeki azizin duruşu, Türk kıyılarındaki askerle aynıdır. Hafifçe öne eğilmiş, çocuğu dikkatlice daha güvenli olması gereken kıyıya taşımaktadır. Resimde azizin yüzü sağa dönüktür, tıpkı gazetedeki adamın yüzünün, bize doğru, dönük olduğu gibi. Sanki çocuk çok ağırmış gibi yürümekte, gerçekte de öyle, çünkü ölü beden ağırdır.

Çocuk Avrupa için fazlasıyla ağırdı, çünkü Avrupa diye birşey yok. Avrupa bu çocuğu taşıyamadı.

İşte böyle… Bu satırlar, tüm bir serginin önüne geçti benim için. Böylesine büyük bir duyarlılık ve samimiyet ile yazılmış bu satırlar bize yine şunu hatırlatıyor; Avrupa yok çünkü artık insanlık yok, maalesef. Son iki haftada üst üste yaşadıklarımız (ve tabii daha öncesi de), kayıplarımız, kaybettiğimiz  ümit, insanların duyarsızlığı bunun en büyük kanıtı değil mi?

♥Resim: Jheronimus Bosch, Aziz Christopher, 1490-1505, Boijmans van Beuningen Müzesi, Rotterdam

♥Cees Nooteboom, Een duister voorgevoel: Reizen naar Jheronimus Bosch, De Bezige Bij Yayınevi, 2016

♥Jheronimus Bosch sergisi 8 Mayıs 2016 tarihine kadar, ‘s-Hertogenbosch Het Noordbrabants Müzesi’nde gezilebilir.

No Comments »

Bruegel’ın Cadıları

Cadı deyince aklınıza ne geliyor? Bir burun hareketiyle istediğini gerçekleştiren Amerikalı sevimli sarışın ‘Tatlı Cadı Samantha’yı izlediğimiz o mutlu günler mi; vergi dairesinde, bankada ya da öğrenci işlerinde her işimizi zora sokan o sinir teyze mi; yoksa pamuk prensese o parlak kırmızı elmayı uzatan, çirkin, koca burunlu, sevimsiz yaşlı kadın mı?

Çocukluğumuzdan itibaren cadı kelimesi ve imgesi masallar, öyküler ve (çizgi) filmler aracılığyla hayatımıza dâhil oluyor. Ufak farklılıklarla da olsa bir “cadı” kalıp yargısı var. Bunu da 16. yüzyıl Flaman topraklarının büyük ustası Pieter Bruegel’ın (1526/30-1569)  cadı avlarının yoğun olarak yaşanmakta olduğu 1565 yılında yaptığı iki tane baskısına borçluyuz. Evet, tam da öyle; rüzgârda uçuşan saçlarıyla süpürgesinin üstünde bacadan dışarı uçan, büyük bir kazanın başında sihirli iksirini karıştıran, kara kedilerle dost (cadılar zaman zaman bu hayvanın bedenine girerek fark edilmeden hareket edebiliyorlardı- kara kedi görmenin uğursuzluk sayılması da bundandır) bu imgeyi ortaya koyan Bruegel olmuştur. İşte bu iki baskıdan yola çıkarak Utrecht kentindeki Catharijneconvent Müzesi, Albrecht Dürer’den Hans Baldung Grien’e, Jacques de Gheyn II’den Crispijn de Passe’ya, David Teniers II’den Bartholomeus Spranger’a uzanan, Bruegel’ın Cadıları başlıklı kapsamlı bir sergi düzenlendi. Ben de tabii ki görmeden edemedim!

15. yüzyılda tüm Avrupa’yı cadılar ve büyücülerle ilgili korku sardığı sıralarda onlarla ilgili ilk betimlemeler de yapılmaya başlanmıştır.  Bunun sebebi, yaşanmakta olan olağanüstü kötü hava koşulları (1560-1630 yılları o kadar soğuk geçmişti ki bu döneme Küçük Buzul Çağı adı verilmişti), bunun ekinlere verdiği zarar, 1517’de Martin Luther’in 95 maddeden oluşan tezini Wittenberg kilisesinin kapısına asarak başlattığı Reform hareketleriyle başlayan dinî çatışmalar, yaşanmakta olan savaşlar ve tüm bunların getirdiği huzursuzluklardı. Yaşanan tüm olumsuzluklar için aranan günah keçisi bulunmuştu -hâlâ da böyle değil mi?-! Ortaçağ’da şeytana yüklenen olumsuz anlamlara bir de cadı ve şeytanın kilise ile toplumu yıkmak üzere birleşecek olmaları fikri eklenince, bu etki kat be kat artmıştır. Şeytan ve cadı konusunda bir çözüm bulmaya çalışan yetkililer ve alimler, onların uğursuz sihirlerinden (malefica) ve gece yarısı buluşmalarından (sabbath) bahsediyordu. Sergideki birçok belge ve imgede bu buluşmaların nasıl betimlendiği görülebiliyor. Cadılarla ilgili bugüne gelebilmiş en eski betimleme 1451 yılında Martin Le Franc’ın yazdığı Le champion des dames‘da bulunuyor. Bu yapıtla birlikte Dominiken rahip ve engizisyon mahkemesi üyesi Heinrich Kramer’in 1485-86 yıllarında kaleme aldığı ve tarihteki en acımasız cadı avlarını başlatan ünlü yapıtı Malleus Maleficarum (Cadıların Çekici) serginin en önemli parçalarından birisi. Kramer’in yapıtı cadılığın çeşitlerini, cadıların nasıl tanınacağını, onların nasıl yargılanmaları ve cezalandırılmaları gerektiğini anlatan bir el kitabı niteliği taşıyordu. Bu yapıtı önemli yapan özelliklerden biri de daha önce hem kadınların hem de erkeklerin suçlandığı “cadılık eylemlerinin”, o tarihten sonra daha ziyade kadınlara has olduğu yönündeki fikrin yerleşmesinde etkili oluşudur. Bir noktadan sonra artık ‘cadı’ tanımı artık bir kesinliğe kavuştuğunda da (zararlı büyü yapan, şeytanla iş birliği yapan, bir tarikate üye olan, şeytanla cinsel ilişkide bulunan, sabbath toplantılarına uçarak giden) İtalya, güney Fransa, İsviçre Almanya, Hollanda, Flaman toprakları, İskandinav ülkelerinin yanısıra İngiltere ve Atlantik okyanusunun diğer ucundaki Amerika’da (en ünlüsü de 17. yüzyıldaki Salem Cadı Mahkemeleri) mahkemeler, suçlamalar, işkenceler ve idamlar ard arda gelmeye başladı.

Cadılar genellikle yakılarak cezalandırılıyorlardı. Bazen önce boğuluyorlar, bazen ise canlı canlı ateşin ortasına bırakılıyorlardı. Halka açık gerçekleştirilen bu idamlar birer uyarı niteliği taşıyordu. Cadıların yakıldıklarında ruhlarının bir daha dönüp, yaşayanları rahatsız etmeyeceklerine inanılıyordu. Sergide, cadıların insanlara yaşattıkları ‘kötülükler’i örnekleyen birçok yapıt bulunuyor. Roeland Savery’nin Ahırdaki Cadılar (1615) yapıtında, dört cadının süt çalmak ve çiftlikteki insanlarla hayvanlara hastalık getirmek üzere bekleştiklerini görüyoruz mesela. Ancak sergide resimler, gravürler ve kitapların yanı sıra cadılardan sakınmak için kullanılabilecek çeşitli muskalar, tılsımlar ve büyü bozmaya yaran nesneler; cadıların aslında sadece sihirbazlık yaptıklarını ve bunun da anlamanın çok zor olmadığının belirtildiği kitaplar, kara büyü yapmaya yarayacak türden nesneler (kafatası, kılıçlar); fahişelik veya cadılıkla suçlanan kadınların içine kapatılıp bir çöp toplama arabası üstünde tüm şehre rezil edildiği ahşap bir utanç cübbesi; kazanlar, doldurulmuş bir kara kedi, süpürge gibi cadıları betimleyen ve onların kullandığı düşünülen nesneler de bulunuyor.

Kendi çağında da önemli, tanınan bir sanatçı olan Pieter Bruegel’in açtığı bu yolda Hollanda ve Flaman topraklarında birçok sanatçı onun yarattığı bu imgelemden faydalanmışlar ve hayal güçlerini harekete geçirmişlerdir. Bunu da sergideki birçok resim ele veriyor. Bu renkli betimlerin hepsi de korkunç değil elbet. Bir kısmı da ayrıntılarıyla yüzünüzde kocaman bir gülümsemeye neden oluyor.

21. yüzyıla geldiğimizde aslında durumun çok da değişmediğini, (sosyal) medyadan ve etrafımızda olup bitenlerden açık bir şekilde takip ediyoruz. Artık bilgisayar, telefon ya da televizyon ekranlarına ‘anında düşen’ görüntüler 15. ve 16. yüzyılların cadı avlarını pek de aratan cinsten değil. Biliyoruz ki bir taraf kendini haklı göstermek, aklamak, üste çıkmak üzere diğerini günah keçisi haline getiriyor. Kadınlar maalesef hâlâ en mağdur olan ‘öteki’lerden, tıpkı Bruegel’in cadıları gibi.

Bruegel’in Cadıları (De Heksen van Bruegel/ Bruegel’s Witches) sergisi 31 Ocak 2016 tarihine kadar Utrecht Catharijneconvent (Hollanda), 25 Şubat- 26 Haziran 2016 tarihleri arasında da Brugge Sint-Janshospitaal’da (Belçika) görülebilir. Ufak bir tanıtım videosu da şurada! Sergiye bir de Renilde Vervoort’un doktora tezinden yola çıkarak yazdığı “Bruegel’s Witches: Witchcraft Images in the Low Countries between 1450-1700” adlı bir kitap eşlik ediyor. Vervoort’un doktora tezine ise buradan ulaşabilirsiniz.

No Comments »

Altın Çağ’ın Selfie’leri

Moses ter BorchBir çoğumuz gibi ben de zaman zaman bir selfie furyasının parçası gibi hissediyorum kendimi. Elimde telefonum, restoran tuvaletlerinde, asansörlerde ya da sarp kayalıkların tepelerinde kendimi çekmeye çalışmasam da, engel olamıyorum bazen bu son yılların çılgınlığını kendim de yapmaya. Geçen yıl doğum günümde bir iş arkadaşım selfie çubuğu da hediye etmişti ancak ben yine de ‘kolumun uzanabildiğince’yi tercih ediyorum. Birçok yer, özellikle de bazı müzeler bu sosyal ‘çılgınlığı’ kendince ele almaya çalışıyor ve bunula ilgili önlemler, çalışmalar, değerlendirmeler yapıyorlar, malum gazetelerde ve internette bu türden haberlerle karşılaşıyoruz sık sık. Rijksmuseum örneğin, “selfie çekme, çizim yap” diyor açıkça ve bunu da teşvik ediyor.

Den Haag (Lahey) kentinde bulunan Mauritshuis ise yine bu konu üzerinden başka bir bakış açısı getirmiş ve pek de iyi yapmış.  Hollandalı Ressamlardan Otoportreler: Altın Çağ’dan Selfie’ler başlıklı bir sergi ile 400 yıl öncesinin öz çekimlerine bir yolculuğa çıkartıyor bizi. Sergide bizi karşılayan ilk otoportre, Huygh Pietersz. Voskuyl’ün (1591-1665) delici bakışlarıyla adeta sersemleten resmidir (1638). Daha ilk çalışmada orada öylece bakakaldım. Tam çalışmasının ortasında rahatsız edilmiş, biraz şaşkınlık biraz da, çatık kaşlarıyla “burada ne arıyorsun?” dercesine bakıyor. Toprak rengi kıyafetleri ve başındaki beresi de beni benden almış olabilir. Boynunda aile armasının işli olduğu fuları da en güzel ayrıntılarından biri bu resmin.

Sergi insanın kendisini bir nevi ölümsüzleştirmek, sonraki nesillere hatırlatmak dürtüsüyle yapılmış ortoportreler üzerinden günümüzün selfie’siyle bağlantı kuruyor. Her ne kadar temelde arzu edilen şey ortak olsa da, her ikisinin ortaya konuluş biçiminde büyük bir farklılık var. Artık elimizdeki en son teknoloji telefonlarımızla, her an her yerde, sadece birkaç saniye içinde gerçekleştirebildiğimiz bu ‘öz’ portrelerle karşılaştırınca ressamlar kendileri için mesleki açıdan birer tanıtım kartı görevi de gören bu resimleri yaparken, öncelikle kendilerinin dış dünya tarafından nasıl algılanmak istediklerini hesaba katmışlar (ki bunu şimdi biz de yapıyoruz) ve kompozisyon üzerinde düşünüp taşınmışlardır. Bir selfie’den çok daha uzun bir çalışma süresi ve çaba gerektiren otoportreler yüzyıllar sonra dahi gözlerimizin içine bakıp, buradayız herşeye rağmen diyebiliyor.

Otoportreler ve aynaların birbirini besleyen ilişkisi sergide de gözlemlenebiliyor. Sergi düzenlemesini çekici kılan ve tüm o otoportrelerin daha da çoğalıp etrafımızı sarmasını sağlayan aynalar, büyülü bir ortam oluşmasını sağlamış. Sanatçılar kendilerini tuvale aktarabilmek için bu can dosttan yardım istemişler ve aynalar da onları hayal kırıklığına uğratmamışlar. Sergide bir otoportresiyle bulunan Rembrandt (1606-1669) ‘selfie’lere hiç de yabancı olmayan bir isim. Kendini yaklaşık olarak 80 defa betimlemiş biri olarak, resim tarihi içinde ön sıralarda yer aldığını söylememde bir sakınca yok sanırım (Van Gogh da 19. yüzyılda kendini en çok betimleyen ressamlardan olmuştur). Onun sağında ve solunda öğrencileri olmuş olan Ferdinand Bol (1616-1680) ve çok yetenekli ancak genç yaşında büyük bir patlamada öldüğünden, hem var olan yapıtlarının büyük bir kısmından hem de gelecekte üreteceklerinden mahrum kaldığımız Carel Fabritius (1622-1654) bulunuyor. Fabritius, düğmelerini açık bıraktığı gömleğiyle son derece samimi ve doğal bir poz vermiş.

Ellerindeki fırçalar, boyalarını güzelce sıraladıkları paletler ve düzeltmeler için kullandıkları bezler gibi meslekleri için gerekli aletlerle kendini betimleyen ressamlar da görüyoruz. Tüm bu erkek popülasyonu içinde tek bir kadın ön plana çıkıyor. Çalışırken takıyor olamayacağı kocaman zarif yakası ve giydiği zarif elbisesiyle tuvalinin başında çalışırken kendini betimleyen Judith Leyster (1609-1660) bir yıldız gibi parlıyor. Cornelis Bisschop ise kenara çektiği perdeyle Antik Yunan’dan ressamlar Zeuxis ile Parhassius arasındaki ünlü rekabete gönderme yapıyor. Karel Dujardin (1626-1678) gibi bazı ressamlar da, ressamlıklarından ziyade zarif kıyafetler içinde burjuva yaşamlarını sergileyecek gibi betimlemişlerdir kendilerini.

Leiden Fijnschilders‘dan (kusursuz, pürüzsüz resimleriyle bilinirler) olan Gerrit Dou (1613-1665) ve Van Mieris ailesi üyeleri kendi uzmanlıklarını öne çıkartırcasına çeşit çeşit kumaş ve dokular içerisinde kendilerini betimlemeyi seçmişler. Kendisine ilham kaynağı olan eşi ve kızının portreleriyle tuvalde ölümsüzleşmeyi seçen Adriaen van der Werff (1659-1722) gibi bence serginin en önemli yapıtlarından biri olan David Bailly’nin (1584-1657) otoportresinde bir portre daha görülüyor. Bailly, çeşitli Vanitas sembolleriyle zamanın geçiciliğini kendine konu seçmiş ve yaptığı bu ikili otoportrede sanatın zamanı yeneceğini vurgulamıştır. Ressam genç kendini, 1651 yılında resmi yaptığında 67 yaşındaki halinin portresini tutarken betimlemiş. Bu nasıl da akıllıca ve insanı kendinden geçiren bir kompozisyondur!

Mizaha başvuran ressamların tabii ki en başında yine Jan Steen (1626-1679) bulunuyor ve otoportresini yaparken de bu şakacı kişiliğini dışa vurduğunu görüyoruz. Neşeli bir müzisyen olarak havalı kıyafetleri içinde bir yandan da şarkı söylüyor gibidir. Arka masada duran sürahinin de bu neşede parmağı olduğunu düşünmemek imkansız, değil mi? Arie de Vois (1632- 1680) da meslektaşı gibi bambaşka bir role bürünerek, bir avcı olarak betimlemiş kendisini. Kendilerini aileleriyle, yazdıkları kitaplarla, bir şeyi baştan var eden bireyler olarak daha birçok örnek var sergide. Her bir resim bir başka güzellik, bir başka göz alıcı ayrıntı sergiliyor. Kendi karakterlerine, yaşayış biçimlerine, ailelerine yakından bakıyoruz, onları görüyor ve hatta neredeyse dokunabiliyoruz…

Burada daha uzun uzun yazamadığım (ancak fotoğraflarını paylaştığım) başka ressamlar da var. Ama Moses ter Borch’tan (1645-1667) bahsetmeden bitirmek istemem yazımı. Moses doğum ve ölüm tarihinden de anlaşılabileceği gibi sadece 22 yaşına kadar yaşayabilmiş bir ressam. Yazımın en başında, çocuksu ifadesi ve bir çocuğun pembe dudakları, kıvrım kıvrım saçlarıyla bize bakan ressamın ta kendisi. 17. yüzyılın önde gelen ressamlarından biri olan Gerard ter Borch’un üvey kardeşi olan Moses, bu otoportreyi yaptığında daha 15 yaşındaymış. Resim kariyerine donanmaya girmek üzere bir nokta koymuş. Ancak İkinci İngiliz Hollanda Savaşı sırasında ölmüş, çok genç bir yaşta.

Serginin tanıtım filminde üç karakter görüyoruz. Biri serginin küratörü Ariane van Suchtelen bize sergiyi ve yapıtları anlatıyor; diğeri ‘selfie uzmanı Else Kramer bize selfie çekmenin inceliklerinden örneklerle bahsediyor ve aynadan çalışarak kendi otoportresini yapan ve çalışmasının sonunda da otoportesiyle birlikte selfie’sini çeken bir günümüz ressamı bulunuyor. Sergi etkileyiciydi. Bu iç içe geçmiş olan iki kavramı çok başarılı bir şekilde bize ulaştırmayı başarmışlar. Buralara yolunuz düşecek gibi olursa, 3 Ocak 2016 tarihine kadar sizi de büyülü bir dünya bekliyor olacak.

No Comments »

The Balkans: A Shared Heritage

17 Mart’ta Paris UNESCO Genel Merkezi’nde açılışı gerçekleşen The Balkans: A Shared Heritage (Balkanlar: Ortak Miras) sergisinden bahsetmek istiyorum sizlere. Üzerinden bir aydan fazla geçmesine rağmen, daha üzerine bir kelime yazamadım, benim için oldukça gurur verici bu güzel olay hakkında. Bir yıldan biraz daha uzun bir süre önce, dostum Dr. Sevgi Parlak bana bir projeden bahsetti. Bulgar fotoğrafçı ve araştırmacı İvo Hadjimishev Balkanlarla ilgili bir sergi hazırlığı içindeymiş ve bu sergiyle bağlantılı olarak bir kitap yayınlanacakmış. Kitapta(*) birçok Balkan ülkesiyle birlikte Türkiye’de çekilmiş fotoğraflar ve bu fotoğraflara eşlik edecek metinler bulunacakmış. Türkiye ile ilgili yazılacak metinlere sevgili Sevgi imza atacaktı. Benden de bu metinlerin Türkçe’den İngilizce’ye çevirisini yapmamı istedi.

Bulgar Fotoğrafçılık Derneği başkanı ve İngiliz Kraliyet Fotoğrafçılık Derneği yaşam boyu onur üyesi olan İvo Hadjimishev’den sergilenecek ve yayınlanacak fotoğraflar elimize geçer geçmez Sevgi ile eş zamanlı olarak çalışmaya başladık. O, fotoğraflanan yerler ve nesneler ile ilgili araştırmalar yapıp kağıda dökmeye başlayınca, ben de çeviri için kollarımı sıvayıp işe koyuldum. Oldukça kısa bir zaman dilimi içinde yetiştirmemiz gereken metinleri teslim ettikten sonra da sonucu görmek için heyecanla beklemeye başladık. Büyük gün sonunda geldiğinde, Sevgi İstanbul’dan ben ise Amsterdam’dan yola koyulduk ve birbirimize Paris’te kavuştuk. Ben, sayın Hadjimishev ile orada tanışma fırsatı buldum. Akşam UNESCO Genel Merkezi’nde yapılacak açılış ve kokteyl için sergi ve kitapta metinleri olan diğer yazarlarla birlikte, merkeze oldukça yakın bir yerde bulunan otelimizden ayrılıp, ılık bahar rüzgarı ve yazarların sohbetleri eşliğinde güzel bir yürüyüş gerçekleştirdik.

Duvarları Joan Miró seramikleri (Güneş ve Ay Duvarı- 1958) ile bezeli genel merkez binasına heyecanla girdik. Sergi binanın giriş katında, çok büyük bir salonda gerçekleşecekti. İvo Hadjimishev, konuklar gelmeye başlamadan sergide emeği geçenlere ve katkıda bulunanlara sergiyi gezdirdi ve düşüncelerini paylaştı. The Balkans: A Shared Heritage projesini destekleyen Hollanda merkezli Horizon Vakfı yetkilileri de bu önemli etkinlik için gelmişlerdi.

Yavaş yavaş salonu doldurmaya başlayan konuklarla birlikte, önce Bulgaristan’ın Paris Başkonsolosu ardından da UNESCO genel sekreteri İrina Bokova kürsüde yer aldı. Balkanlar’ın hem birlik hem de farklılığın sembolü olduğunu vurgulayarak, çeşitli kültürel değerleriyle sergide, fotoğraf ve metinlerle, benzer ve farklı yönleri anlatılan 11 Balkan ülkesinin kattığı değerlerle zenginleştiğini ve Balkanlar’ın bu ülkelerden tek bir tanesine ait olamayacak kadar değerli olduğunu vurguladı. Horizon Vakfı yönetim kurulu üyesi Jörg A. Henle ise kısa ve espri dolu konuşmasında Balkanlar’ı bir kaleidoskopa benzeterek, en ufak bir hareketin yeni bir resim oluşturduğunu söyledi. İki bin yıllık yönetimleri boyunca, Yunan, Roma, Bizans ve Osmanlı etkilerinin şekillendirdiği bu önemli coğrafi bölgenin çok da fazla tanınmadığını, o yüzden de Hadjimishev’in başlattığı bu projeye destek verdiklerini belirtti.

Yeterince tanınmayan, kültürel ve tarihi değerleri bilinmeyen ve dünya tarihi açısından önemi üzerinde durulmayan bu bölgenin tanıtılması açısından son derece önemli olduğunu düşündüğüm bu projeye, ucundan kıyısından da olsa dahil olmuş olmaktan mutluyum. Sergiyi gezdirirken sayın Hadjimishev’in özellikle  önünde durduğu, İstanbul Ayasofyası’nın yüzyıllara meydan okuyan ve yaşlı bir kadının alnındaki çizgileri anımsatan mermer girişinin fotoğrafına iliştirdiği bir alıntı bence de tüm sergiyi özetler nitelikte : “Balkan Yarımadası’nda hatıralar, uzun süre hafızalardaki yerini korur.” (Sir Steven Runciman- 1930)

(*)Sergi kitabında Prof. Ivan Marazov (Art in the Ancient Balkans), Prof. Axinia Djourova (Art in the Mediaeval Balkans: A Shared Heritage) ve Prof. Olivier Schefer’in (Crossroads: Balkan Civilization Impressions, Thoughts, Scenes) makalelerinin yanısıra Ivo Hadjimishev’in fotoğrafları ve bu fotoğraflara ait metinler de bulunuyor.

No Comments »