Tülay’ın Atkısı

Yurdumu bulduğuma inanıyorum

Geçenlerde aklıma düştü bu fotoğraf. Bir arkadaşıma yollamak istemiş, bulamamıştım çektiğim yığınlarca fotoğraf içerisinde. Dün akşam karşıma çıkınca sevindim. Bir buçuk yıl öncesine tarihleniyor bu kare esasında. Daha önce niye paylaşmamışım bilemiyorum. Bazen o kadar fazla şey görüyor ve biriktiriyorum ki, ne yazsam ne zaman paylaşsam derken yapmayıveriyorum. Ama yapmalıyım, biliyorum…

Hollanda küçük bir ülke, bahsetmiştim daha önce, ama her köşesinde ilginç müzeler, müze evler, tarihi yapılar, değirmenler, korunmuş doğal alanlar, yeniden canlandırılan eski çiftlikler var. En ufak bir köy, en sapa yol bile süprizlerle dolu bu minik memlekette. Bir önceki yaz sevdiklerimle yollara dökülmüşken Hollanda’nın kuzey doğusundaki Drenthe’ya vardık. Büyüleyici bir doğası olan bu bölgede görülecek birçok şey arasında, Hollanda’nın en büyük megalit mezarının da bulunduğu Borger’daki Hunebedcentrum da var. (Yoksa buradan da mı bahsetmemişim size?!??) Orayı ziyaret etmeden dönmedik tabii. Ancak benim daha da çok ilgimi çeken Nieuw-Amsterdam/ Veenoord’da bulunan minik bir pansiyon oldu. 19. yüzyılın sonlarına doğru bu pansiyonda, o zamanlar adı sanı bilinmeyen Vincent van Gogh iki ay süreyle konuk olmuştu.

Bugün Van Gogh Huis adıyla bilinen bu iki katlı şirin bina 1870 yılında yapılmış. Hendrik Scholte 1876 yılında burayı satın aldığında hemen önünde trekschuit denilen ve nehrin/ kanalın kıyısından doğru insan ya da at gücü ile çekilen ve insan/eşya taşımacılığı için kullanılan teknelerin yanaşabilmesi için bir yer yaptırmıştı. Van Gogh da, 1883 yılının Ekim ayı başında işte böyle bir tekne ile yaklaşık otuz kilometre uzaktaki Hoogeveen’den Nieuw-Amsterdam’a gelip, alt katında ufak bir dinlenme alanı olan bu pansiyonun balkonlu üst katına yerleşti. Burada birkaç gün geçirdikten sonra burada kalmaya karar verdi. Çok sevgili kardeşi Theo’ya şöyle yazacaktı: “Burada huzur var. Yurdumu bulduğuma inanıyorum.”

Den Haag’tan (Lahey) uzun bir tren yolculuğu sonrası vardığı Hoogeveen ve Nieuw-Amsterdam fundalıklarında yaptığı yürüyüşleri çok seviyordu. Bölge hem evlerin ısınması hem de Amsterdam’daki tuğla üretimhaneleri için yakıt olarak kullanılan turba kömürü açısından çok zengindi. Kadın, erkek, çocuk, herkes turba kömürünün çıkartılması ve taşınmasında çalışıyordu. Çalışan insan, emekçiler Van Gogh’un betimlemeyi en sevdiği konulardı. Manzaranın kendisi, fundalık alanda dolaşan koyunlar, başlarındaki çobanlar, her yere dağılmış arı kovanları ve arıcılıkla uğraşanlar onu mutlu ediyordu. Bu manzaraları Jan van Goyen ve Charles-François Daubigny’ninkilere benzetiyordu. Ancak havalar iyice soğuyup da hastalanınca, Vincent orada kalmanın artık çok da iyi bir fikir olmadığına karar verdi; hem dışarılara çıkıp resim de yapamıyordu artık. Böylece yakın zamanda Hollanda’nın güneyindeki Nuenen’a taşınan ailesinin yanına dönmeye karar verdi.

Hendrik Scholte’nın pansiyonu günümüzde artık bir müze işlevi görüyor; Van Gogh’un bu fundalık bölgede geçirdiği birkaç ayın, burada yaptığı resimlerin, çizimlerin, görüştüğü insanların hikâyesi anlatılıyor. Kaldığı oda, yatağı, sobası, bavulu ve çalışma masasıyla sergileniyor. Müzenin gönüllü çalışanları büyük bir mutluluk ve şevkle bu ünlü Hollandalı ressamın, minik kasabalarını ‘onurlandırdığı’ dönemi yaşatmaya çalışıyorlar. Pansiyona gerçekleştirdiğimiz kısa ancak dolu ziyaretimiz bizi son derece mutlu etti. Özellikle de gönüllülerin büyük bir bilgi birikimi ve heyecanla sahip çıktıkları yerel tarihleri bizi yol boyu gülümsetti.

Van Gogh’a gelince… Onunla ile ilgili beni şaşıtan en önemli şeylerden birisi sanırım onun 19. yüzyılın sonlarında, henüz ulaşım o kadar kolay değilken Hollanda’nın birçok yeri dâhil, Avrupa’yı kat etmesi olmuştur. Bence, her zaman öğrenmeye açık, ‘gerçek’ insanların dünyasını daha da yakından incelemek, doğayı en saf haliyle ciğerlerine doldurmak isteyen bu ‘insan’ yanı onu büyüleyici kılıyor. Van Gogh’un ayak izlerini takip etmek, sanatına dalıp bambaşka dünyalara açılmak kadar heyecan verici.

p.s. Yazının sonunda paylaştığım birkaç Van Gogh çalışması, onun Drenthe döneminde yaptığı çalışmalardan. Köprülü olan, onun Nieuw-Amsterdam’da kaldığı pansiyonun penceresinden baktığında gördüğü manzaranın betimidir. Bugün de hâlâ bu noktada bir köprü bulunuyor.

 

No Comments »

Portre Kitaplar

Anne FrankGeçen gün, düzenli takip ettiğim bir blogda∗ çok hoşuma giden bir seri çalışma gördüm. Bu çalışmanın konusu Hollanda’nın önde gelen, hem orada hem de dünyada yaptıklarıyla sesini duyurabilmiş kişilerin otobiyografileri. Ancak bu otobiyografileri ilginç kılan, söz konusu kişilerin portrelerini hem içerdikleri kelimelerle hem de kitabın fiziksel görünümüyle ortaya koymaları. Yani bunlar, duygusal derinlikleri de olan üç boyutlu portreler. Metinler de portrelerin biçimsel özelliklerine uygun olarak basılmış.
Bu çalışmayı gerçekleştirenler van wanten etcetera reklam ajansına bağlı Markus Ravenhorst ve Maarten Reynen. Kampanya, Hollanda Kitap Haftası için yapılmış. Burada gördüğünüz yapıtlar ise; 2. Dünya Savaşı sırasında saklandığı çatı arasında yazdığı günlükle savaşın korkunç yüzünü tüm dünyaya haykıran Anne Frank (1929-1945); sanatıyla birlikte trajik hayat öyküsü ile hafızalarımızda yer alan Vincent van Gogh (1853-1890); Humeyni rejiminden kaçıp Hollanda’ya sığınan, yazarlık, gazetecilik hayatına burada devam eden ve Hollanda’da yayınlanan en iyi ikinci roman seçilen The House of the Mosque’u (2005) kaleme alan Kader Abdolah (1954- ); ve başta Ajax, Barcelona, AZ ve Bayern München gibi takımları çalıştıran futbol menajeri Louis van Gaal (1951- ) portrelerini ortaya koyuyor.
Bu çalışmayı gerçekten son derece yaratıcı ve etkileyici bulduğumu söylemek isterim. Hem işin içinde kitaplar da var bir kere…

∗Burada bahsettiğim Polar Bear’s Tale adındaki blog maalesef artık yok.

2 Comments »